Yazılarımız

Yazılarımız

tarafından Av. Oğuzhan Çakır, Av. Tunahan Çakır 26 Ağustos 2024
Dünyadaki mültecilerin ve ülkesinde yerinden edilmiş kişilerin sorunu, bugün dünya kamuoyunun önündeki en karmaşık sorunlardan birisidir. Özellikle savunmasız bu insanları koruyup, onlara yardım etmenin daha etkili yolları araştırmaya devam edilirken, Birleşmiş Milletler bünyesinde çok sayıda müzakere yapılmaktadır. Bazı kesimler, yardım kuruluşları arasında daha yakın iş birliği ve birlikte çalışma çağrısında bulunurken, diğerleri ise uluslararası mevzuattaki boşluklara ve bu alanda daha geniş çaplı standartlar oluşturma talebine dikkat çekmektedir. Bununla beraber, herkes, sorunun hem çok boyutlu hem de küresel olduğunu kabul etmektedir. Bu yüzden, herhangi bir yaklaşım ya da çözüm, kitlesel büyük göçlerin nedenlerinden, acil durumlardan, yeniden yerleştirmelere, mültecilerin durumlarının genişliğini kapsayabilecek gerekli yanıtların açıklamalı ayrıntılarına kadar sorunun bütün boyutlarını içine almalı ve kapsamlı olmalıdır. Bu tartışmada, bazı gerçekler gündem dışı kalmakta. Öncelikle, bazı kitlesel yerinden edilmeler önlenebilir nitelikte olmakla beraber, hiç kimse için arzulanır bir durum değildir. Hiç kimse mülteci olmayı ne ister ne de tercih eder. Mülteci olmak, bir “yabancı” olmaktan daha çok şey ifade etmektedir. Sürgünde yaşamak, yiyecek, giyinme ve barınma gibi en temel ihtiyaçlar için dahi başkalarına bağımlı olmak anlamına gelmektedir. [1] Dünyadaki mültecilerin sayısı, coğrafi dağılımları ve hareketlerinin nedenlerine ilişkin bilgiler genel olarak mevcuttur. Kronolojik bir bakış açısından görülen bu bilgiler, mülteci sorununun geride kalan elli yıl içinde belirgin niceliksel ve niteliksel değişikler geçirdiğini gösteriyor. Kuruluşundan itibaren, Birleşmiş Milletler, dünyanın her tarafındaki mültecileri korumak için çalışmalar yapmaktadır. Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği'nin (BMMYK) kurulduğu 1951 yılında, yaklaşık 1 milyon mültecinin, BMMYK'nın yetki alanına dahil olduğu tahmin edilmektedir. Bugün bu sayı, Birleşmiş Milletler Orta Doğu’daki Filistinli Mültecilere Yardım ve Çalışma Örgütü (UNRWA) tarafından ilgilenilen 2,5 milyon mülteci ve ülkesinde yerinden edilmiş 25 milyondan fazla insana ek olarak, tahminen 17,5 milyon mülteciye ulaşmıştır. [2] 1951 yılında mültecilerin çoğu Avrupalıydı. Bugün ise mültecilerin çoğunluğu Afrika ve Asya kökenlidir. Geçmişteki benzerlerinin aksine, günümüzdeki mülteci hareketleri bireysel kaçışlardan daha ziyade artarak kitlesel büyük göçler halini almakta. Günümüzde mültecilerin yüzde sekseni kadınlar ve çocuklardır. Büyük nüfus hareketlerinin nedenleri de aynı zamanda değişime uğradı ve arttı. Şu anda doğal ya da ekolojik felaketleri ve ağır yoksulluğu da içermekte. Sonuç olarak, bugünkü mültecilerin çoğu, Mültecilerin Statüsüne ilişkin Sözleşme’de bahsedilen tanıma uymamaktadır. Bu tanım, ırkı, dini, tabiiyeti, belli bir sosyal gruba mensubiyeti ya da siyasi görüşleri nedeniyle zulme uğrayan mağdurları içermektedir. Birleşmiş Milletler sistemi, aynı zamanda son yıllardaki kitlesel ülkesinde yerinden edilmiş kişilerin sayısındaki artışla da çok yakından ilgilenmektedir. Ülkesinde yerinden edilmiş kişiler, evlerinden kaçmak zorunda kalan ama kendi ülke toprakları içerisinde bulunan insanlardır. Kendi ülke sınırları içerisinde kaldıkları için, bu kişiler mevcut mülteci koruma sisteminden ayrı tutulmaktadırlar. Kendi ülkesinde yerinden edilen nüfusun çoğu, gelişmekte olan ülkelerde bulunmakta ve büyük ölçüde kadınlar ve çocuklardan oluşmaktadır. Bazı ülkelerde, nüfusun % 10'undan fazlasını, kendi ülkesinde yerinden edilmiş kişiler oluşturmaktadır. Mülteci konusu, uluslararası toplumun birbirine olan karşılıklı bağımlılığının klasik bir örneğini oluşturmaktadır. Bu, bir ülkenin sorunlarının aynı zamanda diğer ülkeler için nasıl sonuçlar doğurabildiğini açıkça göstermektedir. Söz konusu durum, aynı zamanda, sorunlar arasındaki birbirine bağımlılığın da bir örneğidir. Mülteci sorunu ve insan hakları konusu arasında açık bir ilişki vardır. İnsan hakları ihlalleri, yalnızca kitlesel büyük göçlerin ana nedenleri arasında yerini almakla kalmayıp, aynı zamanda da bu ihlaller devam ettiği sürece gönüllü yeniden yerleştirme seçeneğinin de önünde bir engel haline gelmektedir. Azınlıklara yönelik hak ihlalleri ve etnik çatışmalar, büyük ölçüde hem kitlesel büyük göçlerin hem de ülke içinde yerinden edilmelerin kaynağını oluşturmaktadır. Mülteciler ve ülkesinde yerinden edilmiş insanların asgari hakları karşısında kalınan kayıtsızlık, iki sorun arasındaki ilişkinin başka bir boyutudur. Sığınacak yer arama süreci esnasında, artan bir insan kitlesini, güvenli bölgelere ulaşabilme haklarının ellerinden alındığı kısıtlayıcı önlemlerle karşı karşıya bırakılmaktadır. Bazı durumlarda, sığınmacı ve mülteciler alıkonulmakta ya da hayatlarının, özgürlüklerinin ve güvenliklerinin tehdit altında olduğu bölgelere zorla geri gönderilmektedirler. Bazıları silahlı gruplar tarafından saldırıya uğramakta ya da zorla silahlı gruplara dahil edilmekte ve sivil çatışmalarda taraf olarak savaşmaya zorlanmaktadırlar. Sığınmacı ve mülteciler, aynı zamanda, ırkçı saldırıların da mağdurlarıdır. Mülteciler, sığınma süreçleri öncesinde, sırasında ve sonrasında saygı duyulması gereken haklara sahiptirler. İnsan haklarına duyulan saygı, günümüzdeki mülteci akınlarını hem önlemek hem de çözmek için gerekli bir koşuldur. Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiseri, Sadako Ogata’nın ifadesiyle, “mülteci sorunu, tüm devletlere ve insanlara, insan haklarına olan bağlılıklarını sınayacakları bir sınav olarak sunulmalıdır”. Mültecilerin Hakları 1920-1935 yılları arasında, mülteci kavram ve tanımının hukuki açıdan ele alınarak değerlendirildiği gözlemlenmektedir. Bu durumda, kendi ülkesinin korumasından mahrum kişilere mülteci muamelesi yapılmış, kendilerini ülkeleri dışında bulan ve hiçbir ülkenin sorumluluğuna girmeyen kişilerin statülerini belirleyerek sorunlarına hukuksal yönden yaklaşmak, dolayısıyla ülkeler arasında mülteci hareketlerinden kaynaklanan açmazları çözümlemek amaçlanmıştır.[3] Mültecilerin Statüsüne İlişkin 1951 Sözleşmesi’ne göre mülteci "ırkı, dini, milliyeti, belli bir sosyal gruba mensubiyeti veya siyasi düşünceleri nedeniyle zulüm göreceği konusunda haklı bir korku taşıyan ve bu yüzden ülkesinden ayrılan ve korkusu nedeniyle geri dönemeyen veya dönmek istemeyen kişi" dir.[4] Uluslararası hukukun genel bir prensibi olarak yürürlükte olan her anlaşma, bu anlaşmanın tarafları için bağlayıcıdır. Bu bağlayıcılığın sonucu olarak sözleşmelerin hükümlerini iyiniyetle uygulamakla yükümlüdürler. Bu nedenle mültecilerin hem 1951 Tarihli Mültecilerin Hukuki Statüsüne Dair Cenevre Sözleşmesi ve 1967 Tarihli Mültecilerin Hukuki Statüsüne Dair Protokol’den, hem de diğer uluslararası belgelerden doğan birtakım hakları vardır.[5] Mülteci ve sığınmacıların ne tür haklara sahip oldukları hususu önemli bir husustur. Cenevre Sözleşmesinde mültecilerin temel hak ve özgürlükleri vatandaşa bazen eşitlik bazen de en çok gözetilen ulus esasından hareketle düzenlenmiştir.[6] Mülteci ve sığınmacılarla ilgili kapsamlı ve detaylı bir şekilde temel hak ve özgürlüklerin yer aldığı bir listenin olması zordur.[7] Ana başlıklar halinde mültecilerin sahip olduğu haklar şunlardır: “Herkes, zulüm karşısında başka ülkelerde sığınma talebinde bulunma ve sığınma olanağından yararlanma hakkına sahiptir.” İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi Mültecilerin sahip olduğu haklar içerisinde üzerinde en çok durulanı ve diğer uluslararası belgelerde de vurgulananı: “Geri Gönderilmeme Hakkı (Non-Refoulement)” dır. 1951 tarihli Mültecilerin Hukuki Statüsüne Dair Cenevre Sözleşmesi'nin 32.maddesinde yer alan geri göndermeme ilkesi, mültecilerin devletler tarafından, hayat ve özgürlüklerinin tehdit edilebileceği ülke veya topraklara herhangi bir şekilde geri gönderilmelerini yasaklayan temel mülteci hukuku ilkesidir. Bu ilke, İşkenceye ve Diğer Zalimane, İnsanlık Dışı veya Onur Kırıcı Muamelelere Karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesi’nin 3.maddesinde; Tüm Kişilerin Gözaltında Kayıptan Korunmasına İlişkin Birleşmiş Milletler Beyannamesi’nin 8.maddesinde ve Yargısız, Keyfi ve Yerinde İnfazın Engellenmesi ve Araştırılmasına İlişkin Birleşmiş Milletler İlkeleri’nin 5.maddesinde olduğu gibi pek çok belgede açıkça yer almaktadır. Bu nedenle, devletler 1951 Tarihli Mültecilerin Hukuksal Statüsüne Dair Cenevre Sözleşmesi’ne taraf olsunlar ya da olmasınlar, bu ilkeye uygun hareket etmek zorundadırlar. Mültecilere en azından ülkede yasal olarak ikamet eden diğer yabancılara sağlananlarla eşit haklar ve yardım, her bireyin sahip olması gereken temel ihtiyaçlar dahil olmak üzere, verilmelidir. Sosyal ve ekonomik haklar diğer bireylere olduğu gibi mültecilere de tanınır. Her mülteci sağlık hizmetlerinden yararlanabilmelidir. Her yetişkin mülteci çalışma hakkına sahip olmalıdır. Hiçbir mülteci çocuk okula gitmekten alıkonulmamalıdır.[8] Mülteciler keyfi tutuklanmaya ve gözaltına alınmaya maruz bırakılmama hakkına sahiptir. Mültecilerin yaşama, özgürlük ve kişi güvenliği hakları vardır. Mültecilerin din özgürlüğü hakkı vardır. Yani, mülteciler herhangi bir dini seçmeye zorlanamazlar ve dini ibadetlerini özgürce yerine getirmekten alıkonulamazlar. Mülteciler sözleşmeye taraf devletlerin sınırlarındaki mahkemelere özgürce erişim hakkına sahiptirler. Mülteciler çalışma hakkına sahiptir. Mültecileri ülkesinde barındıran ve sözleşmeye taraf olan devletler mültecilerin çalışmalarına mâni olamayacakları gibi adil koşullar altında çalışmaları için gerekli yasal düzenlemeleri de yapmakla mükelleftirler. Mülteciler barınma hakkına sahiptir. Taraf devletler ülkelerinde mültecilerin barınmaları için gerekli şartları sağlamalıdır. Mülteciler eğitim hakkına sahiptir. Ülkeler eğitim çağındaki mültecilerin okullarda eğitim ve öğretim görmeleri engelleyemezler. Mülteciler kamu yardımı alma hakkına sahiptir. Mültecilerin eğitim, sağlık, barınma ve benzeri konularda ücretsiz hizmet almaları gerekir. Mültecilerin sınırlar dahilinde hareket özgürlüğü vardır. Mültecilerin seyahat hakları ellerinden alınamaz. Diledikleri gibi ülke sınırları içerisinde yer değiştirebilirler. Mültecilerin düşünce ve ifade özgürlüğü hakkı vardır. Mültecilerin toplumun kültürel yaşamına katılım hakkı vardır. Mültecilerin sahip olduğu haklar ana hatları ile bunlardır. Ancak, her hakkın mutlak kullanımı olmadığı gibi bu hakların kullanımı da belli şartların varlığı halinde kısıtlanabilir ya da kaldırılabilir. Bu genel hakların yanında durumları itibari ile özellik gösteren mülteci kadınların, çocukların ve yaşlıların sahip olduğu bazı haklar vardır. Devletler bu gruplardaki mülteciler için özel koruma önlemleri almalıdırlar. Hatta bu grupların özel koruma hükümlerinden yararlanabilecekleri İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, Cenevre Sözleşmeleri ve iki ek protokolü, Kişisel ve Siyasal Haklar Uluslararası Sözleşmesi, Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesi, Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Tasfiye Edilmesine Dair Sözleşme, Olağanüstü ve Silahlı Çatışma Hallerinde Kadınların ve Çocukların Korunmasına Dair Bildiri, Çocuk Haklarına Dair Sözleşme gibi pek çok belgedeki hüküm ile tespit edilmiştir. Mülteciler birtakım haklara sahip oldukları gibi bazı yükümlülükleri de vardır. Mülteciler bulundukları sığınma ülkesinin yasalarına, yönetmeliklerine ve kamu düzenini korumak için yetkililerce alınmış önlemlere uymak zorundadırlar. Mültecilerin Korunması Hükümetlerin vatandaşlarını koruyamamaları veya korumak istememeleri durumunda, bireyler kişisel haklarının ciddi biçimde ihlali sebebiyle başka bir ülkede güvenlik aramak üzere yurtlarını terk ederek başka bir ülkede mülteci statüsü elde ederler. İşte, Mültecilerin temel haklarının kendi devletleri tarafından korunmaması sebebiyle, uluslararası toplum temel haklara saygı duyulmasını temin etme sorumluluğunu üzerine almaktadır. 1951 Tarihli Mültecilerin Hukuki Statüsüne Dair Cenevre Sözleşmesi’nde de mültecilerin hakları detaylı olarak tanımlanmıştır. Bu hakların sağlanması amacıyla kullanılan “Uluslararası Koruma” ifadesi ile mültecilerin güvenlik altına alınmasını sağlayan faaliyetlerin bütünü anlatılmaktadır.[9] Mültecilerin Korunmasından Kim Sorumludur? Mültecilerin korunması öncelikle devletlerin sorumluluğu alındadır. 1951 Tarihli Mültecilerin Hukuki Statüsüne Dair Cenevre Sözleşmesi’ne taraf olan devletler, sözleşmede belirtilen hükümler uyarınca mültecileri korumakla hukuken yükümlüdür. Devletler bu hükümleri, ırk, din ve menşei ülke ayrımı gözetmeksizin uygulamak ve temel koruma ilkelerine uymak zorundadırlar.[10] Mültecilerin korunması konusunda devletlerin yanı sıra Birleşmiş Milletler tarafından kurulan Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (BMMYK – UNHCR) de görevlidir. Görev alanı, mültecilere uluslararası koruma sağlamak ve sorunlarına kalıcı çözümler bulmaktır. BMMYK, Birleşmiş Milletler bünyesinde mültecilerin korunması alanında çalışan tek örgüt olmasına rağmen sıklıkla Birleşmiş Milletler’in diğer kuruluşları ve çeşitli örgütlerle iş birliği yapmaktadır. Birleşmiş Milletler Çocuk Yardım Fonu (UNICEF), Dünya Gıda Programı (WFP), Dünya Sağlık Örgütü (WHO), Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP), Uluslararası Göç Örgütü (IOM), Uluslararası Kızılhaç Komitesi (ICRC) iş birliği yapılan kuruluşlara örnek olarak gösterilebilir. Mültecilerin korunması konusunda akla ilk olarak devletler ve Birleşmiş Milletlerin gelmesine rağmen, insani yardım faaliyetlerinin temelinde insan haklarının bulunması ve insani yardımların bu hakların savunulmasına katkıda bulunduğu göz önüne alınırsa, bağımsız statüleri ve çeşitli uzmanlık alanlarıyla sivil toplum kuruluşlarını da mültecilerin korunmasından sorumlu olarak niteleyebiliriz. Elbette bu sorumluluk tamamen vicdani bir sorumluluk olacaktır, yoksa yasal ya da sözleşmesel bir sorumluluklarından söz etmek mümkün değildir. Birleşmiş Milletler ve Mülteciler Ulaşım ve iletişim alanındaki devrimsel teknolojik gelişmeler, 20.yüzyıl boyunca sınırların ötesine kitlesel insan, yük ve bilgi akışlarına yol açmıştır. Bununla beraber, bütün insan hareketleri kişilerin kendi istemleri sonucu olmamıştır. Modern teknoloji, aynı zamanda kitlesel yıkımları yaratan silahların gelişimini de beraberinde getirmiştir. Sonuç olarak, şiddet, insanları memleketlerinden isteksizce ayrılmak zorunda bırakan en büyük etken olmuştur. İki Dünya Savaşı ve 1945’ten bu yana yaşanan yaklaşık 130 silahlı çatışma, dünyada milyonlarca kişinin kitlesel büyük göçüne ve ülkesinde yerinden edilmesine neden olmuştur.[11] Birleşmiş Milletler Sözleşmesi'nin taslağını hazırlayanların akıllarında, yaygın şiddetin ve kitlesel acıların anıları vardı ve imzacı tarafları, gelecek kuşakları bu acılarla tekrar yüz yüze bırakmamaya çağırdılar. Onlar, Birleşmiş Milletler’den ekonomik, sosyal, kültürel ya da insancıl bir yolla, uluslararası sorunları çözmek için, uluslararası iş birliğini oluşturmaya yardım etmelerini ve ırk, cinsiyet, dil ya da din ayrımı olmaksızın herkes için temel özgürlükler ve insan haklarına duyulan saygıyı destekleyip gelişimine yardımcı olmalarını talep ettiler.[12] Birleşmiş Milletler gündeminin ilk konularından birisi, savaş yüzünden yerinden edilen ve yardıma ihtiyacı olan mültecilerin, ülkesi sınırları içinde yerinden edilenlerin, vatansızların ve “geri dönen” insanların akıbetiydi. Sorun, açıkça hem uluslararası hem de insaniydi. Uluslararası Mülteci Örgütü 1946 yılının ikinci yarısındaki ikinci oturumunda, Genel Kurul, Uluslararası Mülteci Örgütü’nü (IRO) kurdu. Örgüt, Birleşmiş Milletler Yardım ve Rehabilitasyon Kuruluşu’nun (UNRRA) sorumluluklarını devraldı. Mültecileri kayıt altına almak, korumak, yeniden yerleştirmek ve geri dönüşler için geçici bir yetki verildi.[13] Mülteciler, çoğunlukla Doğu Avrupa olmak üzere, 30 ülkeden geliyordu. 1947 yılı temmuz ayından 1952 yılı ocak ayına kadar, Uluslararası Mülteci Örgütü 1 milyondan fazla mültecinin üçüncü ülkelere yeniden yerleştirilmesine yardımcı oldu; 73,000 mültecinin geri dönmesini sağladı ve kendi ülkelerinde yerinden edilmiş olan 410,000 mülteci için düzenlemeler yaptı. Uluslararası Mülteci Örgütü’nün çalışmaları, savaş sonrası politik gerilimlerin sonucu olarak hem tartışmalı hale geldi hem de ekonomik olarak yeterince desteklenmedi. 54 üye devletin sadece 18’i Örgüt’ün bütçesine katkıda bulundu. Ek olarak, mali çalışmaların bedeli hızlı bir şekilde artış gösterdi ve 1951 yılına gelindiğinde, 400 milyon Amerikan dolarına ulaştı. Kısa bir süre sonra, mültecilere ilişkin sorumluluğun, Birleşmiş Milletler’in himayesi altında daha fazla uluslararası çaba ve destek gerektirdiği açık bir hale geldi. Sonuç olarak, yeni bir örgütün oluşturulması yönündeki tartışmalar, Uluslararası Mülteci Örgütü’nün görev süresi sona ermeden çok daha önce başladı. Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (BMMYK) Genel Kurul, 3 Aralık 1949 günü 319 A (IV) numaralı kararında, Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği Ofisi’ni kurmaya karar verdi. Ofis, 1 Ocak 1951 tarihinde, ilk olarak üç yıllık bir süre için, Genel Kurul’un bir yan organı olarak kuruldu. BMMYK’nın görevi, o zamandan beri rutin olarak başarılı geçen beş yıllık sürelerle uzatıldı ve mevcut dönem 31 Aralık 1993 tarihinde sona ermektedir. Şu anda, dünyanın dört bir yanındaki 17 milyondan fazla mülteciyle ilgileniyor. Ofis, İsviçre Cenevre’de bulunmakta ve 100’den fazla farklı ülkede temsilciliği mevcuttur. 1991 yılında yaklaşık olarak 2,300 kişiden oluşan bir personel kadrosu vardı. Bununla birlikte genel ve özel programlar adı altında 862,5 milyon Amerikan dolarına yakın genel harcama bütçesi vardı. Kuruluş tüzüğünün 1. Maddesine göre, Yüksek Komiserliğin ana görevi, mültecilere uluslararası koruma sağlamak; hükümetlere yardım ederek mültecilerin gönüllü geri dönüşlerini kolaylaştırmak ya da onların toplumla bütünleşmelerini sağlayarak, mülteciler için sürekli çözümler aramaktır. Yüksek Komiserliğin işlevi, tamamen siyasi olmayan; insani ve sosyal olarak nitelendirilir. Koruma işlevini yerine getirmek konusunda, Yüksek Komiserliğin görevleri, tüzükte yer aldığı gibi şunları içermektedir: Mültecilerin korunması için uluslararası anlaşmaların sonuçlarını ve onaylanmalarını desteklemek, başvurularını denetlemek ve iyileştirmeler yapmak; Mültecilerin durumlarını iyileştirmek için önlemler almak ve önlem alınması gereken durumların sayısını azaltmak; Gönüllü geri dönüşleri ya da yeni toplumlarla entegrasyonu destekleyen çabalara yardımcı olmak; Mültecilerin, Devletlerce kabulünü desteklemek; Mültecilerin varlığının aktarılmasını kolaylaştırmak. Hükümetlerden topraklarındaki mültecilerin sayısı, koşulları ve ilgili yasa ve düzenlemeleri içeren bilgileri elde etmek; Hükümetler ve hükümetler arası örgütlerle yakın temas halinde olmak; Mülteci sorunlarıyla ilgilenen özel kuruluşlarla iletişim haline geçmek; Kişisel-küçük çaplı çabaların koordinasyonuna destek olmak; Koruma görevleri, tüzük taslağının hazırlanılmasından bu yana geçen yıllar boyunca pek çok değişiklik geçirmiştir. Uluslararası Mülteci Hukuku Mültecilere yönelik işlemlerin temel standartları bazı araçlarla tanımlanmaktadır. En önemlileri, Mültecilerin Statülerine ilişkin 1951 Birleşmiş Milletler Sözleşmesi ve Mültecilerin Statülerine ilişkin 1967 yılı Protokolüdür.[14] Mültecilerin Statülerine ilişkin 1951 yılı Birleşmiş Milletler Anlaşması yeni kurulan Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komisyonu tarafından sunulan bir tavsiyenin sonucu olarak taslağı hazırlanan, 1951 Sözleşmesi, mültecilere uygulanacak usullerin standartlarını oluşturmada bir dönüm noktasıdır. Sözleşme'nin 1. maddesinde mülteci kavramının genel bir tanımı yapılır. Mülteci kavramı 1 Ocak 1951 tarihinden önce meydana gelen olaylar sonucunda ve ırkı, dini, tabiiyeti, belli bir toplumsal gruba mensubiyeti veya siyasi düşünceleri yüzünden, zulme uğrayacağından haklı sebeplerle korktuğu vatandaşı olduğu ülkenin dışında bulunan ve bu ülkenin korumasından yararlanamayan ya da söz konusu korku nedeniyle, yararlanmak istemeyen; yahut tabiiyeti yoksa ve bu tür olaylar sonucu önceden yaşadığı ikamet ülkesinin dışında bulunan, oraya dönemeyen söz konusu korku nedeniyle dönmek istemeyen herkesi ifade eder.[15] Sözleşme, sahip oldukları temel hakları içermek üzere, mültecilere uygulanacak usullerin asgari standartlarını ortaya koyar. Aynı zamanda, mültecilerin hukuki statülerini belirler ve kazanç getiren iş ve refah hakları, kimlik kartı ve seyahat belgeleri konusunda, vergi yükünün uygulanabilirliği ve yeniden yerleşme amacıyla kabul edildikleri başka bir ülkeye varlıklarını aktarabilme hakları meselesinde düzenlemeler yapar. Sözleşme, mülteci statüsünde olan kişilerin sınır dışı edilmelerini ya da zorla geri gönderilmelerini yasaklar. 33. maddesinde, anlaşmaya taraf olan hiçbir devlet bir mülteciyi, ırkı, dini, tâbiiyeti, belli bir sosyal gruba mensubiyeti veya siyasi fikirleri dolayısıyla hayatı ya da özgürlüğü tehdit altında olacak ülkelerin sınırlarına, her ne şekilde olursa olsun geri göndermemeyi veya iade etmemeyi garanti eder. Madde 34, mültecileri özümlemeyi ve vatandaşlığa almayı her türlü imkân ölçüsünde kolaylaştırmayı içerir. Diğer hükümler, mahkeme, eğitim, sosyal güvenlik, barındırma ve hareket özgürlüğü gibi haklarla ilgilidir. Mültecilerin Statüsüne İlişkin 1967 Protokolü 1951 Sözleşmesi, yalnızca 1 Ocak 1951’den önce gerçekleşen olaylardan ötürü mülteci olan kişileri kapsar. Bununla beraber, 1951’i takip eden yıllar mülteci hareketlerinin, sadece İkinci Dünya Savaşı ve savaş sonrasının geçici sonuçları olmadığını göstermiştir. 1950'li yıllar sonlarında ve 1960’lar boyunca yeni mülteci grupları, özellikle Afrika’da, ortaya çıkmıştır. Bu mülteciler, 1951 yılı sözleşmesinin süre sınırlı çerçevesi içerisinde onlara sağlayamadığı korunma ihtiyacı içerisindeydiler. 1967 Protokolü, Sözleşmesinin uygulamasını yeni mülteciler, diğer bir ifadeyle, 1 Ocak 1951’den sonra gerçekleşen olaylardan ötürü mülteci olan insanları kapsayacak şekilde, Sözleşme tanımına uygun olarak uzatmıştır. 1 Nisan 1992’den itibaren 111 Devlet 1951 Sözleşmesi'ne ve 1967 Protokolü’ne taraf olmuştur. Diğer Uluslararası Araçlar Bir bölümü aşağıda sözü edilen diğer anlaşma ve beyannameler, mültecilerle ilgili olabilecek hükümleri içerir. Savaş Zamanında Sivillerin Korunmasına Dair 4. Cenevre Sözleşmesi: Amacı sivil mağdurları korumak olan, 1949 yılı Savaş Zamanında Sivillerin Korunmasına Dair 4. Cenevre Sözleşmesinin 44. maddesi, mülteciler ve yerinden edilen kimselerle ilgilidir. 1977 yılı Ek Protokolü’nün 73.maddesi mültecilerin ve devletlerce tanınmayan kişilerin 4. Cenevre Sözleşmesi’nin 1. ve 3. bölümleri altında korunması gerektiğini hükme bağlar. Vatansız kişilerin statüsüne İlişkin 1954 Sözleşmesi: Kendi yasalarının işleyişi içerisinde, hiçbir devlet tarafından vatandaş olarak sayılmayan kişileri kapsamaktadır. Ayrıca, vatansız kişilere uygulanacak muamelenin standartlarını saptar. Vatansızlığın Azaltılmasına İlişkin 1961 Sözleşmesi: Bu Sözleşmenin başlıca amacı, aksi halde vatansız kalacak olan ve ülke toprakları üzerinde doğum veya nesep yolu ile devletle bağları olan kişilere vatandaşlık verilmesini ve bir devletin vatandaşlığını istemeden kaybedip, vatansız kalacak kişilerin vatandaşlığının korunmasını sağlamaktır. Aynı zamanda, belirli şartlar göz önüne alınmak üzere, böyle bir mahrumiyet o kişinin vatandaşlığını yitirmesine neden olacağı için bir kişiyi vatandaşlıktan mahrum bırakmamanın garantisini verir. Sözleşme bir kişi ya da grubun, ırksal, etnik, dinsel ya da siyasi nedenlerden ötürü milliyetinden mahrum edilmemesini belirtir. 1967 Birleşmiş Milletler Devlete Sığınmaya İlişkin Beyanname: Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun bu beyannamesi, devlete sığınmaya ilişkin bir dizi prensip ortaya koyar. Ülkesel sığınmanın barışçıl ve insani bir hareket olduğunu ve bu nedenle de herhangi bir başka devlet tarafından düşmanca bir davranış olarak algılanmaması gerektiğini belirtir. Temel insani prensipleri benimser ve her biri ayrı olmak üzere, herhangi bir ülkeyi terk etme ve bir ülkeye dönme ve iltica etme hakkını kapsayan, Evrensel İnsan Hakları Beyannamesinin 13. ve 14. maddelerini anımsatır. Sonuç Mülteci sorunu, uluslararası kamuoyunu tehdit etmeye devam etmektedir. Mültecileri kabul eden devletlerin, mültecilerin korunmasına olan bağlılıklarını sürdürmeleri ve çeşitliliğe karşı hoşgörüyü desteklemeleri gerekirken, mülteci göçlerine neden olan Devletler büyük kitlesel göçlere neden olan eylemlerden kaçınmak sorumluluğuna sahiptir.[15] Aynı zamanda, dünya ülkeleri, yeni mülteci akımlarını en iyi şekilde nasıl önleyecekleri konusunda bir anlaşmaya varmalıdırlar. Bu durumların temel nedenleri, daha ayrıntılı bir şekilde çalışılmalı ve düzeltilmelidir. Yoksulluk, mülteci akımlarının başlıca nedeni ise gelişme desteği ya da teknolojik yardım aracılığıyla bazı çözümler bulunabilir. Bununla beraber, uluslararası toplum, acil durumlarda ihtiyaçları karşılayabilmek üzere daima hazırlıklı olmalıdır. Bu açıdan, Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliği tarafından oluşturulan erken uyarı sistemi çok büyük bir değer taşıyabilir. Hangi durumların büyük mülteci hareketlerine yol açacağını öngörme konusunda önemli bir rol oynayabilir. Kaynakça http://www.ohchr.org/Documents/Publications/FactSheet20en.pdf http://www.waynakh.com/tr/multecilerin-haklari-ve-korunmasi/ http://www.unhcr.org.tr/?content=28&page=29 http://www.ihop.org.tr/dosya/BB/BM_Bilgi_Kitapcigi_20-Multeciler.doc Bkz. James C. Hathaway, The Law of Refugee Status,L. L. M., J. S. D., Osgoode Hall Law School York University, Butter Worths Ltd. Canada, 1991, 1951 Cenevre Sözleşmesi Rosa da Costa(2006) Pazarcı,Hüseyin (2005), Uluslararası Hukuk Dersleri,10.Bası,Ankara:Turhan Kitabevi http://efeoguzhan.blogspot.com.tr/2014/01/multecilerin-hak-ve-ozgurlukleri.html [1] http://www.ihop.org.tr/dosya/BB/BM_Bilgi_Kitapcigi_20-Multeciler.doc [2] http://www.ihop.org.tr/dosya/BB/BM_Bilgi_Kitapcigi_20-Multeciler.doc [3] Bkz. James C. Hathaway, The Law of Refugee Status,L. L. M., J. S. D., Osgoode Hall Law School York University, Butter Worths Ltd. Canada, 1991, s.2-6. [4] http://www.unhcr.org.tr/?content=28&page=29 [5] http://www.waynakh.com/tr/multecilerin-haklari-ve-korunmasi/ [6] 1951 Cenevre Sözleşmesinde güvence altına alınan başlıca Temel Hak ve Özgürlükler arasında, ayrımcılık yasağı (m.3), din özgürlüğü(m.4), mülkiyet hakkı(m.13-14) gibi haklar yer almaktadır. [7] Mülteci ve sığınmacıların esasa ilişkin temel hak ve özgrlükleri konusunda öncü ve güncel bir çalışma için Bkz. Rosa da Costa(2006) [8] http://www.unhcr.org.tr/?content=30&page=29 [9] http://www.waynakh.com/tr/multecilerin-haklari-ve-korunmasi/ [10] http://www.waynakh.com/tr/multecilerin-haklari-ve-korunmasi/ [11] http://www.ihop.org.tr/dosya/BB/BM_Bilgi_Kitapcigi_20-Multeciler.doc [12] http://www.ihop.org.tr/dosya/BB/BM_Bilgi_Kitapcigi_20-Multeciler.doc [13] http://www.ihop.org.tr/dosya/BB/BM_Bilgi_Kitapcigi_20-Multeciler.doc [14] http://www.ihop.org.tr/dosya/BB/BM_Bilgi_Kitapcigi_20-Multeciler.doc [15] http://www.ihop.org.tr/dosya/BB/BM_Bilgi_Kitapcigi_20-Multeciler.doc
tarafından Av. Tunahan Çakır 26 Ağustos 2024
Genel Olarak Rekabet, Türk Dil Kurumu sözlüğünde yer alan tanıma göre, Ticarette üstünlük kazanma çabası; yarış, yarışma anlamına gelmektedir. Ekonomik hayattaki rekabet daha çok şirketlerin kar elde etme amacı üzerinedir. İşletmeler gelir elde etme amacıyla kurulur ve bu hedefe ulaşmak için pazardaki diğer satıcılar ile durmaksızın bir rekabet içine girerler. Rekabet otoritelerinin görevi de bu teşebbüslerin ekonomik yarışını adil ve hak bir şekilde yürütmelerini sağlamak ve rekabeti önleyen davranışlarını engellemek üzerinedir. Rekabet hukukuna ilişkin düzenlemelerin kaynağı Anayasa’nın 167. Maddesinden gelmektedir. İlgili madde şu şekildedir: “Devlet para, kredi, sermaye, mal ve hizmet piyasalarının sağlıklı ve düzenli işlemesini sağlayıcı ve geliştirici tedbirleri alır; piyasalarda fiili veya anlaşma sonucu doğacak tekelleşme ve kartelleşmeyi önler.” Rekabet Hukuku alanındaki temel kanunumuz, 1994 tarihinde yasalaşmış olup, 1997 yılında yürürlüğe giren 4054 sayılı Rekabetin Korunması Hakkında Kanun olarak karşımıza çıkmaktadır. Kanunun 4, 6 ve 7. Maddelerinde rekabete aykırı görülen ve yasaklanan davranışlar yer almaktadır. Bu yazımızda 6. Maddede yer alan hakim durumun kötüye kullanılması konusu ele alınacaktır. Hakim durum kavramı, 4054 sayılı Kanun'un 3. maddesinde; "Belirli bir piyasadaki bir veya birden fazla teşebbüsün, rakipleri ve müşterilerinden bağımsız hareket ederek fiyat, arz, üretim ve dağıtım miktarı gibi ekonomik parametreleri belirleyebilme gücü" olarak tanımlanmıştır. Rekabet Korunması Hakkında Kanun veya kısaca Rekabet Kanunu’nun 6. Maddesinde düzenlendiği şekliyle hâkim durumun kötüye kullanılması ise; “Bir veya birden fazla teşebbüsün ülkenin bütününde ya da bir bölümünde bir mal veya hizmet piyasasındaki hâkim durumunu tek başına yahut başkaları ile yapacağı anlaşmalar ya da birlikte davranışlar ile kötüye kullanması hukuka aykırı ve yasaktır.” Şeklinde tanımlanmaktadır. Maddenin devamında ise hakim durumun kötüye kullanılmasına ilişkin bazı haller sıralanmış olup bu haller şu şekilde gösterilebilir: “a) Ticari faaliyet alanına başka bir teşebbüsün girmesine doğrudan veya dolaylı olarak engel olunması ya da rakiplerin piyasadaki faaliyetlerinin zorlaştırılmasını amaçlayan eylemler, b) Eşit durumdaki alıcılara aynı ve eşit hak, yükümlülük ve edimler için farklı şartlar ileri sürerek, doğrudan veya dolaylı olarak ayırımcılık yapılması, c) Bir mal veya hizmetle birlikte, diğer mal veya hizmetin satın alınmasını veya aracı teşebbüsler durumundaki alıcıların talep ettiği bir malın veya hizmetin, diğer bir mal veya hizmetin de alıcı tarafından teşhiri şartına bağlanması ya da satın alınan bir malın belirli bir fiyatın altında satılmaması gibi tekrar satış halinde alım satım şartlarına ilişkin sınırlamalar getirilmesi, d) Belirli bir piyasadaki hakimiyetin yaratmış olduğu finansal, teknolojik ve ticari avantajlardan yararlanarak başka bir mal veya hizmet piyasasındaki rekabet koşullarını bozmayı amaçlayan eylemler, e) Tüketicinin zararına olarak üretimin, pazarlamanın ya da teknik gelişmenin kısıtlanması.” Kanunun 6. Maddesinin var olma sebebi, pazardaki diğer teşebbüsler tarafından davranışları yeterince sınırlanmayan tekel gücüne veya yüksek Pazar gücüne sahip teşebbüslerin tek yanlı olarak piyasadaki diğer teşebbüsleri ortadan kaldırarak tekel haline gelmesini veya rekabeti ortadan kaldıracak eylemlerini sınırlamak üzerinedir. Kanunun 6. Maddesindeki ihlalin gerçekleşmesi için gereken iki koşul bulunmaktadır. Bu koşullar hâkim durumdaki bir teşebbüsün varlığı ve bu hâkim durumun kötüye kullanılmış olmasıdır. Hâkim durumun kötüye kullanılmasının tespiti için ise, ilgili pazar tespiti, hâkim durum tespiti ve kötüye kullanma tespiti yapılarak kanunun 6. Maddesi kapsamında bir ihlal olup olmadığı belirlenmektedir. Görüleceği üzere kanunda, bir pazarda dominant durumda olmak yasaklanmış olmamakla birlikte bu hâkim durumun kötüye kullanılması yasaklanmıştır. Pazar Kavramı ve İlgili Pazar Tespiti Bir teşebbüsün hâkim durumda olup olmadığının belirlenmesi için ilk olarak incelenmesi gereken husus, teşebbüsün hangi pazarda hizmet verdiğinin saptanmasıdır. Pazar tanımı, kanunda yapılmamış olmasına karşın, Rekabet Kurumu’nun yayımlamış olduğu kılavuzda yer almaktadır. İlgili kılavuza göre Pazar tanımı; “Teşebbüsler arasındaki rekabetin sınırlarını tespit etmekte kullanılan bir araçtır. Bu araç, Rekabet Kurulu’nun (Kurul) rekabet politikası uygulamasının çerçevesini belirlemesine olanak verir. Pazar tanımlamasının temel amacı, incelenen teşebbüslerin karşı karşıya bulundukları rekabet koşullarının belirlenmesidir. Bir pazarı hem ürün hem de coğrafi bölge boyutlarıyla tanımlamaktaki amaç, incelenen teşebbüslerin davranışlarını sınırlama ve etkin bir rekabetçi baskıdan bağımsız olarak davranmalarını önleme gücüne sahip rakiplerinin ortaya çıkarılmasıdır.” Şeklindedir. Pazar kavramı genel olarak teşebbüsler tarafından geniş yorumlanmaktadır. Bu durumun en öncelikli sebebi daha geniş bir Pazar seçildiğinde hakimiyet oranının düşmesi sebebiyle teşebbüslerin hâkim durumda olmadığını ifade etmek içindir. Sözgelimi sütlü çikolatalar pazarında hâkim durumda olan bir teşebbüs, Pazar olarak sütlü çikolatalar yerine çikolatalar olarak bir Pazar tanımına tabi tutulması halinde, bu pazarda hâkim durumda gözükmeyebilecektir. Bu nedenle, rekabet hukuku uygulamalarında ilgili pazar kavramı genellikle başka alanlarda kullanılan pazar kavramlarından farklıdır. İlgili ürün ve ilgili coğrafi pazara ilişkin nelerin dikkate alınacağı hususunda 1997/1 sayılı tebliğ bazı kıstaslar belirlemiştir. Buna göre, “İlgili ürün pazarının tespitinde, birleşme veya devralma konusu olan mal veya hizmetlerle, tüketicinin gözünde fiyatı, kullanım amaçları ve nitelikleri bakımından aynı sayılan mal veya hizmetlerden oluşan pazar dikkate alınır; tespit edilen pazarı etkileyebilecek diğer unsurlar da değerlendirilir.” . Aynı tebliğde yer alan ilgili coğrafi Pazar tanımı ise şu şekildedir: “Coğrafi pazar, teşebbüslerin mal ve hizmetlerinin arz ve talebi konusunda faaliyet gösterdikleri, rekabet koşullarının yeterli derecede homojen ve özellikle rekabet koşulları komşu bölgelerden hissedilir derecede farklı olduğu için bu bölgelerden kolayca ayrılabilen bölgelerdir.” İlgili ürün pazarı, arz ikamesi ve talep ikamesine göre belirlenmektedir. Talep ikamesi, kullanım, fiyat ve nitelikler bakımından farklılık olmaması ve bir ürünün diğerine tercih edilebilmesi anlamına gelmektedir. Tüketicilerin kullandığı üründe meydana gelen fiyat artışı karşısında bir başka teşebbüsün ürününü kullanmaya yönelmesi halinde bu iki teşebbüsün ürününü, pazarın kapsadığı sonucuna varılır. Arz ikamesi ise kısa dönemde fazla bir zorlukla karşılaşmadan, başka bir ürünü de üretebilme imkân ve kapasitesidir. Arz ikamesinin hesaba katılabilmesi için, tedarikçilerin göreceli fiyatlarda meydana gelecek küçük ve kalıcı artışlar karşısında üretimlerini başka ürünlere kaydırabilmeleri ve bunları kısa dönemde kayda değer ek maliyetlere ve risklere katlanmak zorunda kalmadan pazarlayabilmeleri gerekir. Bu koşullar yerine geldiğinde, piyasaya sürülecek ek üretim, incelenen teşebbüsler üzerinde rekabetçi bir baskı oluşturacaktır. Böyle bir etki ise etkinlik ve çabuk sonuç verme açısından talep ikamesine eşdeğerdir. İlgili coğrafi Pazar ise 2010/4 sayılı tebliğde; “Coğrafi pazar, teşebbüslerin, mal ve hizmetlerinin arz ve talebi konusunda faaliyet gösterdikleri, rekabet koşullarının yeterli derecede homojen ve özellikle de rekabet koşulları komşu bölgelerden hissedilir derecede farklı olduğu için bu bölgelerden kolayca ayrılabilen bölgelerdir.” Şeklinde tanımlanmıştır. İncelenen teşebbüsün ilgili pazardaki Hâkim teşebbüs konumunda olup olmadığının belirlenmesindeki ölçüt, incelenen teşebbüs ve rakiplerinin pazar payına göre belirlenmektedir. Yerleşik uygulamalara göre, ilgili pazarda %40 Pazar payı bulunması halinde teşebbüsün, hâkim teşebbüs olduğu kabul edilir. AB uygulamalarında ise, %70 ve üzeri Pazar payı olması halinde çok güçlü hâkim durum karinesi olduğu (Tetra- Pak (%90) kararı), %50 ila %70 arasında Pazar payı bulunması halinde güçlü hâkim durum karinesi olduğu (Hoffman La Roche (%65) kararı, Michelin (%57) kararı), %40 ila %50 arasındaki bölgenin tehlikeli bölge olduğu (Hoffman La Roche (B3 Vitamini- %41,2) kararı) olduğu kabul edilmektedir. Hâkim Durum Tespiti Hâkim durum değerlendirmesi yapılırken esasen, incelenen teşebbüsün rekabetçi baskılardan ne ölçüde bağımsız davranabildiği araştırılmaktadır. Bu değerlendirmede, her bir olayın kendine özgü koşulları göz önünde bulundurulmaktadır. Hâkim durum değerlendirmesinde göz önünde bulundurulan temel unsurlar; incelenen teşebbüsün ve rakiplerinin ilgili pazardaki konumu, pazara giriş ve pazarda büyüme engelleri, ilgili teşebbüsün müşterilerden bağımsız davranabilmesi, alıcıların pazarlık gücü, incelenen teşebbüsün davranışları üzerinde rekabetçi bir baskı oluşturabilmesi olarak sınıflandırılabilir. Pek çok ilgili pazar bakımından incelenen teşebbüsün ilgili pazardaki konumunun birincil göstergesi, teşebbüsün sahip olduğu pazar payıdır. Pazar payı, genellikle incelemeye konu olan faaliyetlerin niteliğine göre satışların parasal değeri veya satış miktarı üzerinden hesaplanmaktadır. Bu durumun belli başlı bazı sakıncaları da bulunmaktadır. Pazar payı analizinin statik olması ve bazı pazarlara uygulanamaması buna bir örnek olarak verilebilir. Rekabet Kurulu’nun yerleşik uygulamalarından bahisle, %40’ın altında Pazar payına sahip bir teşebbüsün hâkim durumda olması ihtimalinin düşük olduğunu kabul etmekte ve bu oranın üstündeki teşebbüsler bakımından daha detaylı inceleme yapmaktadır. Pazardaki rekabetin mevcut durumuna ilişkin yukarıda yer verilen göstergeler, hâkim durum tespiti yapmak için tek başına yeterli değildir. Bu çerçevede, hâkim durum değerlendirmesinde ikinci adım pazara yeni teşebbüslerin girmesinin ya da pazarda faaliyet gösteren teşebbüslerin büyümesinin önünde engeller bulunup bulunmadığının incelenmesidir. Söz konusu engeller pazarın özelliklerinden, ilgili teşebbüsün özelliklerinden veya İncelenen teşebbüsün özelliklerinin yanı sıra ilgili pazardaki davranışları da potansiyel rakiplerin pazara girmesinin ya da mevcut rakiplerin büyümesinin önünde engel teşkil etmesinden kaynaklanabilmektedir. Örneğin kamu tekelleri, ilgili pazarın özelliklerinden kaynaklı bir giriş engeli iken ilgili teşebbüsün yüksek marka bilinirliğine sahip olması, finansal ve ekonomik güce sahip olması da ilgili teşebbüsün özelliklerinden kaynaklanan bir pazara giriş engeli olarak karşımıza çıkmaktadır. Pazara giriş ve büyüme engellerine örnek olarak sayılan unsurlardan herhangi birinin varlığı tek başına hâkim durumun göstergesi olarak değerlendirilemez. Hâkim durum analizinde, bu unsurların tümünün bir arada değerlendirilerek ilgili pazarın yeni girişlere ya da mevcut teşebbüslerin büyümesine ne derece elverişli olduğunun ve potansiyel girişlerin ve büyümenin incelenen teşebbüsün davranışları üzerinde ne düzeyde bir rekabetçi baskı oluşturacağının incelenmesi esastır. Kötüye Kullanmanın Tespiti 4054 sayılı kanunun 6. Maddesine göre hâkim teşebbüse ait olan davranışın ihlal niteliği taşıması için gereken bir diğer şart da kötüye kullanım olmasıdır. Kötüye kullanma, hâkim durumdaki teşebbüslerin sahip oldukları pazar gücünün avantajından faydalanarak doğrudan ya da dolaylı olarak tüketici refahını azaltması muhtemel davranışlarda bulunmaları olarak tanımlanabilir. Kurulun Karbogaz kararında da kötüye kullanma kavramı tanımlanmış olup; “... (Hakim durumdaki) teşebbüsün varlığı ile doğrudan ilişkili olan ve piyasa yapısına normal rekabetin işleyişindeki şartlardan farklı metotlarla etkide bulunmak suretiyle rekabetin devamını veya büyümesini engelleyen ve bu nedenle rekabetin zayıflamasına yol açan her türlü davranış … " şeklindedir. Hâkim durumda bulunan bir teşebbüsün, hâkim durumunu kötüye kullanması; fiyat artışı, ürün kalitesinde ve yenilik düzeyinde düşüş, mal ve hizmet çeşitliliğinde azalış gibi tüketici refahına zarar verebilecek sonuçlar doğurabilmektedir. Kötüye kullanma halleri dışlayıcı kötüye kullanmalar, ayrımcı kötüye kullanımlar ve sömürücü kötüye kullanımlar olarak üç şekilde sınıflandırılmıştır. Uygulamada bu davranışların incelenen her bir olay bakımından birbirinden tamamen ayrılması mümkün olamamaktadır. Bir başka deyişle, Kurul’un incelediği bir davranış Kanun’un 6. maddesinin ikinci fıkrasında sayılan hallerden birden fazlasına örnek teşkil edebilmekte ya da aynı anda birden fazla kötüye kullanma kategorisinin özelliklerini gösterebilmektedir. Sömürücü kötüye kullanmalar, hâkim durumdaki teşebbüsün, tüketici refahında doğrudan azalmaya sebep olan davranışlardır. Bu tür davranışların her ne kadar pazardaki rekabet yapısı üzerinde etkisi olmasa da tüketicilerden, belli bir düzeyde Pazar gücüne sahip olmayan bir teşebbüsün elde edemeyeceği düzeyde bir menfaat elde etmesini sağlamaktadır. Sömürücü kötüye kullanmalara örnek olarak bir ürünün fiyatının rekabetçi koşullarda oluşması beklenen fiyat düzeyinden belirgin düzeyden yüksek belirlemek gösterilebilir. Aşırı fiyatlama iddiasının soruşturma konusu yapıldığı ve ihlal tespiti yapılarak idari para cezası uygulanan kararlara Belko kararı, Tüpraş kararı örnek olarak gösterilebilir. Belko kararı Danıştay değerlendirmesinden de geçerek kesinleşmiştir. Rekabet Kanunu’nun 6/2.b bendinde yer alan “doğrudan veya dolaylı olarak ayrımcılık yapılması” hükmü gereğince hâkim durumdaki bir teşebbüsün alıcılarına ayrımcılık yapması hâkim durumun kötüye kullanılması olabilir. Ayrımcı kötüye kullanmalara fiyat ayrımcılığı, anlaşma yapmayı reddetmek suretiyle ayrımcılık ve ayrımcı sözleşme koşulları ileri sürmek örnek olarak verilebilir. Söz konusu davranışlar tüketicinin refahında doğrudan veya dolaylı azalmaya sebep olacak türdendir. Dışlayıcı nitelikteki bazı ihlaller ayrımcı da olabilir. Anlaşma yapmayı reddetme, indirim sistemleri buna örnektir. Bu tür ihlaller genelde dışlayıcı kötüye kullanma kategorisinde değerlendirilmektedir. Dışlayıcı kötüye kullanmalar pazardaki etkin rekabeti olumsuz etkilemekte ve bu suretle tüketici refahının azalmasına neden olmaktadır. Bu tür kötüye kullanmalar, hâkim durumdaki teşebbüsün kendisine rakip olan teşebbüslere yönelik davranışları sonucunda rakiplerin piyasadan dışlanmasına neden olabileceği gibi hâkim durumdaki teşebbüsün kendisiyle rekabet içerisinde bulunmayan müşterilerine yönelik olan davranışları sonucunda alt pazardaki teşebbüslerin bir kısmının pazardan dışlanmasına da yol açabilmektedir. Dışlayıcı kötüye kullanma olarak incelenen davranışın rekabet karşıtı piyasa kapamaya yol açıp açmadığı esas olarak kurul tarafından incelenmektedir. Rekabet karşıtı piyasa kapama, hâkim durumdaki teşebbüsün davranışları sonucunda tüketicilerin zararına olacak şekilde mevcut ya da potansiyel rakiplerin arz kaynaklarına veya pazarlara ulaşımının zorlaştırılması ya da engellenmesidir. Bu durum rakibin bilfiil dışlanması olarak görülebileceği gibi, dışlanmasının muhtemel olması şeklinde görülebilmektedir. Rekabet kurulu piyasa kapamanın varlığını incelerken genel olarak hâkim durumdaki teşebbüsün konumu, ilgili pazardaki koşullar, hâkim durumdaki teşebbüsün rakiplerinin konumu, incelenen davranışın kapsamı ve süresi, fiili kapamaya ilişkin muhtemel deliller, dışlayıcı stratejiye dair doğrudan veya dolaylı delilleri dikkate almaktadır. Piyasa kapamanın bir diğer yöntemi olarak rakip teşebbüslere veri paylaşımının engellenmesi de, hakim teşebbüsler tarafından sıklıkla uygulanan bir yöntem olarak görülmektedir. Buna ilişkin, 2007 tarihinde Microsoft’un birlikte çalışabilirlik bilgilerini sağlamayı ve pazardaki diğer teşebbüslerce kullanımına izin vermeyi reddetmesi Avrupa Komisyonu tarafından hâkim durumunu kötüye kullanması olarak değerlendirilmiş, Microsoft’un cezaya karşı yaptığı temyiz başvurusu sonucunda Komisyon tarafından verilen ceza onanmıştır. (Case T-201/04, Microsoft Corp. v Commission of the European Communities, 17.10.2007, ECLI:T:2007:289.) Müşterilerin başka bir rakip teşebbüsle çalışmasını engellemek amacıyla veri taşınmasını engellemek de ayrıca GDPR m.20 hükmünde kişiye tanınmış bir hak olan veri taşınabilirliği hakkının ihlali niteliğini taşır. Veri paylaşımının engellenmesine örnek olarak, hâkim durumdaki bir teşebbüsün, kullanıcılarının rakip bir firmayla çalışmak istemesi üzerine, kendi sisteminde bulunan verileri paylaşmaması gösterilebilir. Piyasa kapamanın ispatı bakımından kullanılacak delillere değinecek olursak, piyasa kapamaya neden olan davranış gerçekleştikten sonra rakip teşebbüslerin satış rakamlarında meydana gelen değişiklikler dikkate alınabilmektedir. Örneğin söz konusu davranış mart ayında meydana gelmiş ise, rakip teşebbüslerin bu tarihten önceki satış rakamları ile sonraki aylardaki satış rakamlarına bakılarak söz konusu eylemin piyasa kapamaya sebebiyet verip vermediği ortaya çıkacaktır. Ayrıca incelenen hakim teşebbüsün kurumun talebi üzerine ibraz ettiği belgeler ve veriler de bu durumun ispatı açısından değer arz etmektedir. Kötüye Kullanma Halleri Sözleşme Yapmayı Reddetme Rekabet hukuku uygulamasında, esas olarak, hâkim durumda olsun ya da olmasın tüm teşebbüslerin iş yapacakları teşebbüsleri özgürce seçme ve mülkiyetlerinde bulunan varlıklar üzerinde özgürce tasarruf edebilme hakları olduğu kabul edilmektedir. Bununla birlikte, istisnai bazı durumlarda hâkim durumdaki teşebbüslerin sözleşme yapmayı reddetmeleri rekabeti kısıtlayıcı bir davranış olarak değerlendirilebilmekte ve hâkim durumdaki teşebbüse rekabet hukuku çerçevesinde sözleşme yapma yükümlülüğü getirilebilmektedir. Sözleşme yapmayı reddetme davranışına ilişkin analizinde Kurul, sözleşme yapma yükümlülüğü getirilmesinin kısa ve uzun vadeli etkilerini birlikte dikkate almaktadır. Kılavuza göre, “Bir teşebbüsün ürettiği mal ya da hizmetler ile sahibi olduğu maddi ya da gayri maddi işletme unsurlarını diğer teşebbüslere sağlamaması ya da bunların diğer teşebbüsler tarafından kullanılmasına doğrudan veya dolaylı olarak izin vermemesi sözleşme yapmayı reddetme olarak ele alınmaktadır.” İhlalden bahsedebilmek için reddetme, alt pazarda rekabet etmek için vazgeçilmez bir ürüne ya da hizmete ilişkin olmalı, Alt pazarda etkin rekabetin ortadan kalkması muhtemel olmalı ve reddetmenin tüketici zararına yol açması muhtemel olmalıdır. Yıkıcı Fiyatlama Yıkıcı fiyat, hâkim durumdaki bir teşebbüsün pazar gücünü korumak veya artırmak üzere mevcut veya potansiyel rakiplerinden birini veya daha fazlasını piyasa dışına çıkarmak, disipline etmek ya da diğer biçimlerle rakibin rekabetçi davranışını engellemek için kısa vadede maliyetinin altında satış fiyatı belirleyerek zarar etmeyi göze aldığı (feragatte bulunduğu) rekabet karşıtı bir fiyatlama stratejisidir. Yıkıcı fiyat uygulamasında, her ne kadar kısa dönemde tüketiciler düşük fiyatlardan faydalansa da, rekabetin kısıtlanması sonucunda tekelleşme, orta veya uzun dönemde yüksek fiyatlar, düşük kalite ve tüketici tercihlerinin azalması gibi istenmeyen sonuçlar doğurabilmektedir. Hâkim durumdaki teşebbüsün feragatte bulunup bulunmadığının tespitinde, söz konusu teşebbüse ait olan ve bir rakibi pazar dışına itmek, rakibin pazara girmesini engellemek veya yeni bir pazarın ortaya çıkmasının önüne geçmek niyetiyle feragatte bulunmaya yönelik olarak yapılmış ayrıntılı bir plan gibi doğrudan delillerden de yararlanmak mümkündür. Yıkıcı fiyat yoluyla rekabet karşıtı piyasa kapamanın tespitinde, rakiplerin pazardan fiilen çıkmış olması bir zorunluluk değildir. Fiyat Sıkıştırması Bir teşebbüsün üst pazar ürünü fiyatı ile alt pazar ürünü fiyatı arasındaki marjı, alt pazarda eşit derecede etkin bir rakibin dahi karlı bir şekilde kalıcı olarak ticari faaliyette bulunmasına imkân vermeyecek nitelikte belirlemesine fiyat sıkıştırması denmektedir. Üst pazarda hâkim durumda bulunan teşebbüs, üst pazar ürününün fiyatını yükselterek, alt pazar ürününün fiyatını düşürerek veya her ikisini aynı anda uygulayarak marj sıkıştırmasına yol açabilmektedir. Böylelikle, hâkim durumdaki teşebbüs üst pazardaki ürün üzerinde sahip olduğu pazar gücünü alt pazara aktarabilmekte ve bu şekilde rekabetin kısıtlanması sonucunu doğurabilmektedir. Bağlama Bağlama bir pazarda hâkim durumda bulunan teşebbüsün bu ürününü başka bir pazardaki ürün ile birlikte satın alınmasını zorunlu kılarak bağlı pazarda giriş engeli yaratmak, rakiplerinin potansiyel müşteri sayısını azaltmak olarak karşımıza çıkmaktadır. Hâkim durumdaki bir teşebbüsün bağlı ürün pazarında piyasa kapamaya yol açarak tüketicilere zarar vermesi de mümkündür. Zira bağlama yoluyla hâkim durumdaki teşebbüs, bağlı pazardaki rakipleri için potansiyel müşterilerin sayısını azaltarak var olan rakiplerini pazar dışına itebilmekte ve yeni giriş engelleri yaratabilmektedir. Bağlayan pazarda hâkim durumda olan teşebbüsün uygulamasının Kanun’u ihlal edip etmediğini değerlendirirken Kurul bazı unsurların varlığını aramaktadır. Bunlardan ilki bağlayan ve bağlı ürünlerin iki farklı ürün olması, ikincisi ise bağlama uygulamasının rekabet karşıtı piyasa kapamaya sebep olmasının muhtemel olması ve son olarak müşterilere bağlı ürün olmaksızın bağlayan ürünü elde etme seçeneği sunulmamasıdır. Münhasırlık/ Tek Marka Anlaşmaları Tek marka anlaşmaları, belirli bir ürünü/hizmeti tek sağlayıcıdan alma koşulu içeren fiili/yazılı sözleşmelerdir. Söz konusu sözleşmeler, sağlayıcının hâkim durumda olması halinde Kanun’un 6. maddesi kapsamında değerlendirilebilmektedir. Ayrıca münhasırlık anlaşmaları 4054 sayılı Kanun’un 4. maddesi kapsamında da ele alınabilmektedirler. Bu tip anlaşmaların rekabete ve tüketiciye hem olumlu hem de olumsuz etkileri olabilir. Örneğin; bir sağlayıcının satışlarını arttırmak veya dağıtım zincirini daha etkin hale getirmek için dağıtıcısının çalışanlarına eğitim verme yönündeki bir eğilimi, rakibinin bu durumdan haksız yere yararlanma olasılığının bulunması halinde ortadan kalkabilecektir. Dağıtıcının yalnızca sağlayıcının ürünlerini sattığı durumda ise bu sorun çözülecektir. Öte yandan, hâkim durumdaki bir teşebbüs tarafından akdedilen münhasırlık anlaşmalarının rekabeti sınırlayıcı etkileri de bulunmaktadır. Münhasırlık anlaşmaları, (mevcut ve potansiyel) rakiplerin gerekli kanallara erişimini engellemek suretiyle ilgili pazarı kapamakta ve bu şekilde rakiplerin hâkim durumdaki teşebbüse karşı etkin birer rakip olarak ortaya çıkma olanaklarını kısıtlayabilmektedir. İndirim Sistemleri İndirim sistemleri, müşterilere belirli bir satın alma davranışında bulunmaları karşılığında sunulan fiyat indirimlerini ifade etmektedir. İndirim sistemi münhasırlık, bağlama veya yıkıcı fiyatlama benzeri piyasa kapama etkileri doğurabilir. Kurul’un vermiş olduğu bir kararında bu konuya ilişkin; “…İkinci olarak, müşterilerin alımlarının tamamını ya da büyük bir kısmını hâkim durumdaki teşebbüsten almaya yönlendiren indirimler (sadakat indirimleri) münhasırlığa yol açmaları nedeniyle 'bozulmamış bir rekabet' amacı ile uyuşmadığından hakim durumun kötüye kullanılması olarak değerlendirilir.” şeklinde içtihat ettiği görülmüştür.
tarafından Av. Tunahan Çakır 14 Ağustos 2024
Kanun koyucu, devlet mallarının haczedilemeyeceğini düzenlemiştir. Bunun iki temel gerekçesi vardır. Bunlardan ilki, devlet mallarının haczedilmesi halinde, devletin yerine getirmesi gereken asli ve sürekli görevlerinin aksayacak oluşudur. İkincisi ise devletin her halde borçlarını ödeyeceğine ilişkin genel kabuldür. Bir kamu tüzel kişiliği olarak belediyenin borçlarından ötürü mallarının haczedilmesi de farklı bir usule tabi olup, belediye mallarının haczedilmesinin sınırlandırılması da göz önüne alındığında, belediyeler bakımından bu durum ciddi bir imtiyaz olarak görülebilir. Bu konuya ilişkin düzenlemelerden birisi 2004 sayılı İcra İflas Kanununun 82. Maddesinde kendisini göstermektedir. Maddenin ilgili fıkrasında belirtilen, “Devlet malları ile mahsus kanunlarında haczi caiz olmadığı gösterilen mallar” haczedilemez. Madde içeriğinde yer alan mahsus kanunlarında haczi caiz olmadığı gösterilen mallar düzenlemesinin bir sonucu olarak, 5393 sayılı Belediyeler Kanunu dahil birçok özel kanun konuya ilişkin bazı sınırlamalar getirmiştir. 5393 sayılı Kanunun 15. Maddesinin 8. Ve 9. Fıkrası hükümleri şu şekilde düzenlenmiştir: "Belediyenin proje karşılığı borçlanma yoluyla elde ettiği gelirleri, şartlı bağışlar ve kamu hizmetlerinde fiilen kullanılan malları ile belediye tarafından tahsil edilen vergi, resim ve harç gelirleri haczedilemez. İcra dairesince haciz kararı alınmadan önce belediyeden borca yeter miktarda haczedilebilecek mal gösterilmesi istenir. On gün içinde yeterli mal beyan edilmemesi durumunda yapılacak haciz işlemi, alacak miktarını aşacak şekilde yapılamaz." Maddeden anlaşılacağı üzere belediyenin kamu hizmetlerinde fiilen kullanılan malları haczedilemeyecektir. Ayrıca 5302 Sayılı İl Özel İdaresi Kanunu’nun 7. Maddesinde yukarıdaki maddeye paralel olarak; “İl özel idaresinin proje karşılığı borçlanma yoluyla elde edilen gelirleri, vergi, resim ve harçları, şartlı bağışlar ve kamu hizmetlerinde fiilen kullanılan malları haczedilemez.” Hükmü yer almaktadır. Buna ek olarak, 5393 Sayılı Kanun’un 73. maddesi uyarınca, kentsel gelişim ve dönüşüm alanı ilân edilen bölgelerde, anlaşma yoluyla belediye mülkiyetine geçen gayrimenkullerin de haczedilmesi de mümkün değildir. Bu nedenle bu konuda ilk incelenmesi gereken husus, belediyelerin haczi kabil mallarının neler olduğunun belirlenmesidir. 5393 Sayılı Kanun m. 15 Uyarınca Kamu Mallarının Haczi Devlet malı kavramının nasıl belirleneceği hususunda Yargıtay, 5018 Sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu’nun esas alınması gerektiğini kabul etmektedir. Örneğin, Yargıtay 12. Hukuk Dairesinin 01.06.2010, 1139/13422 sayılı kararında; “Devlet malları ile mahsus kanunlarında haczi caiz olmadığı gösterilen mallar haczedilemez. Hangi malların devlet malı sayılacağı ve haczedilemeyeceği 01.01.2005 tarihinde yürürlüğe giren 5018 sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu esas alınarak belirlenir.” Şeklinde içtihat etmiştir. 1 Ancak söz konusu kanun kapsamındaki idarelerin bütün mallarının da İİK madde 82 kapsamında haczedilemez olduğu ileri sürülemeyecektir. Aşağıda bu durum detaylıca incelenecektir. Genel olarak, bir kamu tüzel kişisinin mülkiyetinde bulunan taşınır ve taşınmaz malların bütününe kamu malları adı verilir. 2 Geniş anlamda kamu malı, kamu tüzel kişilerinin sahip olduğu kamu hukuku ve özel hukuka tabi malların bütününü ifade eder. Buna karşılık dar anlamda kamu mali ise, kamu tüzel kişilerinin kamu hukukuna tabi mallarını ifade etmektedir. Kamu tüzel kişilerinin mülkiyetinde bulunan ve kamunun doğrudan kullanımına özgülenen ya da özel bir düzenleme ile bir kamu hizmetine tahsis edilen taşınır ve taşınmaz mallara kamu malı adı verilir. Kamu malları farklı nitelikte mallardan oluşur. Bu mallar 3 şekilde sınıflandırılmış olup bunlar hizmet malları, orta malları ve özel mallar olarak söylenebilir. Hizmet malları, bir kamu hizmetinin asli unsuru olarak o işe özgülenmiş mallar olarak tanımlanabilir. Bu tanımdan anlaşılacağı üzere bir malın hizmet malı olarak sayılabilmesi için, kamu hizmetine tahsis edilmesi ve o hizmetin asli unsurunu teşkil edecek şekilde özel olarak uyarlanmış olması şartları aranmaktadır. Başka bir deyişle o mal olmadan kamu hizmetinin olamaması gerekmektedir. Örneğin, belediyeye ait metronun haczedilmesi durumunda, şehir içi toplu ulaşım aksayacağı için, bunun haczinin mümkün olmadığının kabulü gerekmektedir. Hizmet mallarına üniversite binaları, stadyumlar, müzeler, barajlar, karakollar örnek olarak verilebilir. Bu mallar Belediye Kanunu’nun 15. Maddesinde haczedilmezlik korumasının en merkezinde yer alan mallardandır. Bu malların haczi mümkün olmayacaktır. Orta malları, ortak ve genel olarak kamunun kullanımına sunulan mallardır. Kadastro Kanunu’nun 16. Maddesinde; “mera, yaylak, kışlak, otlak, harman ve panayır yerleri gibi paralı veya parasız kamunun yararlanmasına tahsis edildiği veya kamunun kadimden beri yararlandığı belgelerle veya bilirkişi veya tanık beyanı ile ispat edilen” yerlerin orta malı olduğunu belirtmiştir. Orta malları da yine Belediyeler Kanunu madde 15’te yer alan haczedilmez malların arasında yer almaktadır. İdarenin özel malları, kamu hizmetlerinin yürütülmesinde doğrudan doğruya rol oynamayan, halkın yararlanmasına özgülenmemiş olan, ancak sağladıkları gelirler ile idarenin üstlendiği kamu hizmetlerini finanse etmek suretiyle, dolaylı olarak kamu yararını sağlayan veya kamu hizmetleri ile hiç ilgisi bulunmayan mallar olarak karşımıza çıkmaktadır. 3 Özel malların idare tarafından edinilmeleri, miras, satın alma, bağışlama gibi özel hukuk hükümleri kapsamında gerçekleşebileceği gibi; kamulaştırma gibi, kamu hukuku hükümleri kapsamında da gerçekleşebilmektedir. 4 Doktrinde, belediye mallarının haczine ilişkin olarak, belediyelerin sahip oldukları özel malların haczedilebileceği görüşü hakimdir. 5393 sayılı Kanun’un 15. maddesinin, belediyenin bir malının haczedilememesi için, kamu hizmetinde fiilen kullanılması şartını aradığını, ilgili malın kamu hizmetine tahsis edilmesinin gerekli olmadığını ve malın haczedilebilirliğinin tespitinde, bunun herhangi bir öneminin de bulunmadığını söylemek gerekmektedir. Dolayısıyla, herhangi bir tahsis kararı olmasa da kamu hizmetlerinde fiilen kullanılan bir malın haczi mümkün olmadığı gibi; bir tahsis kararına rağmen, kamu hizmetlerinde fiilen kullanılmayan bir malın haczi de mümkündür. Bu durum kanunun 15. Maddesinde yer alan “Belediyenin proje karşılığı borçlanma yoluyla elde ettiği gelirleri, şartlı bağışlar ve kamu hizmetlerinde fiilen kullanılan malları ile belediye tarafından tahsil edilen vergi, resim ve harç gelirleri haczedilemez.” Hükmünden de anlaşılmaktadır. Belediyenin örneğin, kendisine ait bir araziyi kiraya vermesi halinde artık bu malın kamu hizmeti için değil, kira geliri elde etmek amacıyla kullanıldığı kabul edilecektir ve bu durumda belediyenin elde etmiş olduğu kira gelirinin kural olarak haczedilebileceği kabul edilmektedir. Belediyelerin Banka Hesaplarındaki Paraların Haczi Belediyelerin banka hesabında kanundan kaynaklanan haczi kabil olmayan değerler ve haczedilmesi mümkün olan gelirler bir arada bulunabilmektedir. Yargıtay 8. HD, 12.02.2015, E. 2014/25512, K. 2015/3926 kararında; ”5393 sayılı Belediye Kanunu'nun 15/son maddesinin dar yorumlanması gerektiği sonucuna varılmalıdır. Maddede açıkça haczedilmezlik için vergi, resim, harç geliri olan ya da "fiilen kamu hizmetinde kullanılma" koşulları kabul edilmiştir. Para likit olduğundan, ne amaçla harcanacağının önceden bilinmesi mümkün değildir. Kamu hizmetinin yürütülmesi amacıyla harcanacağı kararlaştırılan paraların, her an idari bir kararla başka bir amaç için kullanılması her zaman mümkündür. İdari işlem ya da kararla hesabın kamu hizmetinin yürütülmesini sağlayacak bir amaç için tahsis edilmesi, hesaptaki paraların fiilen kamu hizmetinde kullanıldığı sonucunu doğurmaz. Bu nedenlerle, paranın niteliği gereği fiilen kamu hizmetinde kullanıldığından bahsedilemez. Çünkü para harcandığı anda biteceğinden ve harcama anına kadar anlık kararla tahsis edildiği amacın dışına çıkılabileceğinden, paranın haczedilememesi için vergi, resim, harç niteliğinde olması zorunludur. Buna göre "fiilen kamu hizmetinde kullanılma" durumu “para” yönünden uygulanamaz. Aksinin kabulü hayatın olağan akışına aykırıdır.” Şeklinde içtihat etmiştir. Kararın bir sonucu olarak bir bütün olarak havuz hesabına aktarılıp burada toplanan paraların kamu hizmetinde kullanılma durumunun bulunmadığı, haczinin mümkün olduğu söylenebilmektedir. Bunun hükmün sebebi bu tür bir davranışın iyiniyet kuralları ile bağdaşmasının mümkün olmadığı; bu davranış ile paranın haczedilemeyecek olan vergi, resim ve harç geliri olduğunun ispat edilmesi imkânının, bizzat belediye tarafından ortadan kaldırıldığı ve belediyenin haczedilmezlik hakkından feragat ettiğinin kabul edildiğinin sayılmasından kaynaklanmaktadır. Ayrıca Yargıtay 8. Hukuk Dairesinin 16.12.2014, 23012/22358 sayılı kararında, “Belediyenin otopark hesabında bulunan paraların, fiilen kamu hizmetinde kullanıldığının kabulü gerekeceğinden, haczi mümkün değildir.” Şeklinde içtihat edilmiştir. Bu iki karara bakıldığında anlaşılmaktadır ki, belediyenin havuz hesabı oluşturmadan, ayrı bir hesapta yer alan paraların kamu hizmetinde kullanıldığı kabul edilmekte ve haczi mümkün olmamaktadır. Haczi Kabil Olmayan Diğer Belediye Malları Hangi belediye mallarının haczedilemeyeceğini düzenleyen 5393 sayılı Kanunun 15. Maddesinde; “…ile belediye tarafından tahsil edilen vergi, resim ve harç gelirleri” hükmü uyarınca belediye tarafından tahsil edilen vergi, resim ve harç gelirleri haczedilemez. Benzer bir hüküm İl Özel İdaresi Kanunu’nun 7. Maddesinde de şu şekilde yer almaktadır; “İl özel idaresinin proje karşılığı borçlanma yoluyla elde edilen gelirleri, vergi, resim ve harçları, şartlı bağışlar ve kamu hizmetlerinde fiilen kullanılan malları haczedilemez.” Belediyenin bu nitelikteki mallarının haczi mümkün olmayacaktır. Bu malların haczedilmeyeceği hususu kamu düzenine ilişkin olup, bu malların haczi halinde süresiz şikâyet yoluna gidilebilmektedir. Ayrıca belediyeye yapılmış olan şartlı bağışlar da haczedilemeyecektir. Belediyeye yapılan bağışın şarta bağlı bir bağış olması yeterlidir. Yine yukarıda da belirttiğimiz üzere 5393 sayılı Kanun’un 73. maddesi uyarınca, kentsel gelişim ve dönüşüm alanı ilân edilen bölgelerde, anlaşma yoluyla belediye mülkiyetine geçen gayrimenkuller de haczedilemeyecektir. Öte yandan, şartsız olarak belediyelere yapılan bağışlar ise, haczedilebilecektir. Buna ek olarak, vergi resim ve harç gelirleri dışında kalan ve özel hukuk hükümlerine göre tahsili gereken doğal gaz, su, atık su ve hizmet karşılığı elde edilen gelirler ise, haczedilebilir niteliktedir. 5393 Sayılı Belediye Kanunu 15. Maddesinin son fıkrasında ayrıca, “Haciz kararı alınmadan önce, borçlu belediyeden borca yeter miktarda haczedilebilecek mal gösterilmesi istenir. On gün içinde yeterli mal beyan edilmemesi durumunda yapılacak haciz işlemi, alacak miktarını aşacak şekilde yapılamaz.” Şeklinde özel bir düzenleme getirmiştir. Alacaklı, belediyeye ait istediği her mal üzerine haciz koydurma hakkına sahip olmayıp, belediyenin on gün içinde mal beyanında bulunması halinde sadece belediyenin gösterdiği mallar üzerine haciz koyabilmektedir. Yine belediyeyi koruyucu bir başka hüküm getirerek, belediyenin mal beyanında bulunmaması halinde yapılacak haciz işleminin, alacak miktarını aşacak biçimde yapılamayacağını hüküm altına almıştır. Belediyenin haczedilmesi talep edilmiş bir malının haczinin caiz olup olmadığının belirlenmesi yetkisi ise, İcra ve İflâs Kanunu m. 82, son fıkra uyarınca, icra müdürüne aittir. Ancak alacağa yetecek miktarda belediye tarafından mal gösterilmemesi durumunda icra müdürünün haciz yapabileceği mallar da kanun koyucu tarafından oldukça sınırlandırılmıştır. Nitekim uygulamada belediyeler alacağa yetecek miktarda mal beyan etmeyerek, icra dairelerinin belediyelerin diğer mallarını haczetmesini engellemektedir. Bunun sonucunda da alacaklının alacağına kavuşmasının önü kesilmiş hale gelmektedir. Son olarak alacaklının, ilgili alacağının tahsili amacıyla belediyeye karşı ilamsız takip başlatabileceğini de belirtmek gerekir. İdari yargının görev alanına giren hususlar dışında, devlet ve diğer kamu tüzel kişileri aleyhine ilamsız takip yapılmasının önünde bir engel yoktur. Alacaklı, alacağının türüne göre genel haciz yolu yahut kambiyo senetlerine özgü icra takibi başlatabilme imkanına sahip olacaktır. Kaynakça Atalı,Ermenek,Erdoğan İcra ve İflas Hukuku 5. Baskı, Yetkin Yayınları, s. 200 Akyılmaz, Türk İdare Hukuku, 12. Baskı, Savaş Yayınları, s. 609 Eroğlu, s. 313; Giritli/Bilgen/Akgüner/Berk, s. 893-894; Gözübüyük, s. 266; Kaplan, s. 189; Karatepe, s. 193; Kırbaş, s. 32; Taşpınar, s. 82 Giritli/Bilgen/Akgüner/Berk, s. 894; Gözübüyük, s. 266-267; Karatepe, s. 194. Ar. Gör. Hakan Hasırcı, Belediye Mallarının Haczi, Ankara Üni. Hukuk Fak. Dergisi, 65 (4) 2016: 2821-2865
tarafından Av. Tunahan Çakır 14 Ağustos 2024
Giriş 4857 sayılı İş Kanunu, belirsiz süreli çalışan işçilerin ihbar suresine uymak kaydıyla iş sözleşmesini her zaman sona erdirebilmesine imkân vermiştir. Feshi ihbar süresi, işçinin iş yerinde çalıştığı süre baz alınarak hesaplanır ve İş Kanununun 17. Maddesinde belirtildiği üzere, İşi altı aydan az sürmüş olan işçi için, bildirimin diğer tarafa yapılmasından başlayarak iki hafta sonra, işi altı aydan bir buçuk yıla kadar sürmüş olan işçi için, bildirimin diğer tarafa yapılmasından başlayarak dört hafta sonra, işi bir buçuk yıldan üç yıla kadar sürmüş olan işçi için, bildirimin diğer tarafa yapılmasından başlayarak altı hafta sonra, İşi üç yıldan fazla sürmüş işçi için, bildirim yapılmasından başlayarak sekiz hafta sonra, feshedilmiş sayılır. Bu süreler asgari olup sözleşmeler ile artırılabilir. Bildirim şartına uymayan taraf, bildirim süresine ilişkin ücret tutarında tazminat ödemek zorundadır. Görüldüğü üzere çalıştığı iş yerinde artık çalışmak istemeyen işçinin işten ayrılması için kanun belli bir süre daha iş yerinde çalışma yahut bildirim süresi oranında tazminat ödeme şartı koymuştur. Ancak Kanunun 24. Maddesi işçilere fesih için herhangi bir ihbar süresi beklemeden derhal fesih yapılabilmesi yolunu açmıştır. Kanunun 24. Maddesinde yer alan sebeplerin varlığı halinde işçiler iş sözleşmelerini derhal feshetmekle birlikte kıdem tazminatı haklarını da kaybetmeyeceklerdir. Kanunun İşçinin haklı nedenle derhal fesih hakkı kenar başlıklı 24. Maddesi şu şekildedir: İşçinin haklı nedenle derhal fesih hakkı Madde 24 - Süresi belirli olsun veya olmasın işçi, aşağıda yazılı hallerde iş sözleşmesini sürenin bitiminden önce veya bildirim süresini beklemeksizin feshedebilir: I. Sağlık sebepleri: a) İş sözleşmesinin konusu olan işin yapılması işin niteliğinden doğan bir sebeple işçinin sağlığı veya yaşayışı için tehlikeli olursa. b) İşçinin sürekli olarak yakından ve doğrudan buluşup görüştüğü işveren yahut başka bir işçi bulaşıcı veya işçinin işi ile bağdaşmayan bir hastalığa tutulursa. II. Ahlak ve iyiniyet kurallarına uymayan haller ve benzerleri: a) İşveren iş sözleşmesi yapıldığı sırada bu sözleşmenin esaslı noktalarından biri hakkında yanlış vasıflar veya şartlar göstermek yahut gerçeğe uygun olmayan bilgiler vermek veya sözler söylemek suretiyle işçiyi yanıltırsa. b) İşveren işçinin veya ailesi üyelerinden birinin şeref ve namusuna dokunacak şekilde sözler söyler, davranışlarda bulunursa veya işçiye cinsel tacizde bulunursa. c) İşveren işçiye veya ailesi üyelerinden birine karşı sataşmada bulunur veya gözdağı verirse, yahut işçiyi veya ailesi üyelerinden birini kanuna karşı davranışa özendirir, kışkırtır, sürükler, yahut işçiye ve ailesi üyelerinden birine karşı hapsi gerektiren bir suç işlerse yahut işçi hakkında şeref ve haysiyet kırıcı asılsız ağır isnad veya ithamlarda bulunursa. d) İşçinin diğer bir işçi veya üçüncü kişiler tarafından işyerinde cinsel tacize uğraması ve bu durumu işverene bildirmesine rağmen gerekli önlemler alınmazsa. e) İşveren tarafından işçinin ücreti kanun hükümleri veya sözleşme şartlarına uygun olarak hesap edilmez veya ödenmezse, f) Ücretin parça başına veya iş tutarı üzerinden ödenmesi kararlaştırılıp da işveren tarafından işçiye yapabileceği sayı ve tutardan az iş verildiği hallerde, aradaki ücret farkı zaman esasına göre ödenerek işçinin eksik aldığı ücret karşılanmazsa, yahut çalışma şartları uygulanmazsa. III. Zorlayıcı sebepler: İşçinin çalıştığı işyerinde bir haftadan fazla süre ile işin durmasını gerektirecek zorlayıcı sebepler ortaya çıkarsa. İşçi Bakımından Derhal Fesih Sebepleri Sağlık Sebepleri 4857 sayılı İş Kanunu'nun 24. maddesinin (I) numaralı bendinde sağlık sebepleriyle işçinin iş sözleşmesini haklı nedenle feshi iki durumla sınırlı olarak kabul edilmiştir. İş Kanunu madde 24’ün ilk fıkrasında düzenlenen şekliyle sağlık sebepleri bakımından işçinin derhal fesih hakkını kullanabilmesi için: “a) İş sözleşmesinin konusu olan işin yapılması işin niteliğinden doğan bir sebeple işçinin sağlığı veya yaşayışı için tehlikeli olursa. b) İşçinin sürekli olarak yakından ve doğrudan buluşup görüştüğü işveren yahut başka bir işçi bulaşıcı veya işçinin işi ile bağdaşmayan bir hastalığa tutulursa.” Şartları aranmıştır. Maddenin A bendi bakımından işçinin iş sözleşmesini feshedebilmesi için işçinin kendisinden kaynaklı sebeplerle sözleşmeyi feshettiğini ispat etmesi, başka bir anlamda ispat yükü işçinin üzerindedir. İşçi sözleşmenin feshini gerektiren nedenlerin bulunduğunu ve bu nedenle sözleşmeyi haklı olarak feshettiğini ispatlamalıdır. İşçinin sağlığı veya yaşayışı için tehlikeli olup olmadığı yönünde sağlık kurulu raporunun da bulunması gerekmektedir. İşçi iyileştikten sonra iş sözleşmesini bu maddeye göre feshedemez. 24/I-b maddesi uyarınca işçinin iş sözleşmesini sağlık sebepleriyle derhal feshedebilmesi için; işvereninin veya başka bir işçinin bulaşıcı bir hastalığa veya işçinin işi ile bağdaşmayan bir hastalığa tutulması gerekmektedir. Burada işçinin kendisinin değil, başka işçinin veya işverenin hastalık durumu önemlidir. Ahlak Ve İyiniyet Kurallarına Uymayan Haller a) İşveren iş sözleşmesi yapıldığı sırada bu sözleşmenin esaslı noktalarından biri hakkında yanlış vasıflar veya şartlar göstermek yahut gerçeğe uygun olmayan bilgiler vermek veya sözler söylemek suretiyle işçiyi yanıltırsa. İşverenin işin niteliği veya esaslı noktaları hakkında işçiyi yanıltması halinde işçi bildirim sürelerine uymaksızın derhal fesih hakkını kullanabilmektedir. b) İşveren işçinin veya ailesi üyelerinden birinin şeref ve namusuna dokunacak şekilde sözler söyler, davranışlarda bulunursa veya işçiye cinsel tacizde bulunursa. Kanun koyucu ilgili fıkrada, işverenin, işçinin kendisine veya yakınlarının şeref ve onuruna dokunacak sözler söylemesi, cinsel taciz veya sarkıntılık etmesi halinde işçinin iş sözleşmesini derhal fesih hakkının olduğunu düzenlemiştir. c) İşveren işçiye veya ailesi üyelerinden birine karşı sataşmada bulunur veya gözdağı verirse, yahut işçiyi veya ailesi üyelerinden birini kanuna karşı davranışa özendirir, kışkırtır, sürükler, yahut işçiye ve ailesi üyelerinden birine karşı hapsi gerektiren bir suç işlerse yahut işçi hakkında şeref ve haysiyet kırıcı asılsız ağır isnad veya ithamlarda bulunursa. Bu maddede işverenin, işçinin veya aile üyelerini suç işlemeye sürüklemesi veyaişçinin kendisine veya aile üyelerinden birine karşı hapis cezasını gerektiren bir suç işlemesi yahut işçi hakkında asılsız iftiralarda bulunması halinde işçinin derhal fesih hakkını kullanabileceği hususu düzenlenmiştir. d) İşçinin diğer bir işçi veya üçüncü kişiler tarafından işyerinde cinsel tacize uğraması ve bu durumu işverene bildirmesine rağmen gerekli önlemler alınmazsa. İşverenin işçiyi koruma yükümlülüğünün bir göstergesi olarak ilgili hükümle işverenin, işçiyi bir başka işçi veya üçüncü kişiler tarafından işyerinde cinsel tacize uğramasından dolayı yeterli önlemler almaması halinde işçinin fesih hakkını kullanabileceği belirtilmiştir. e) İşveren tarafından işçinin ücreti kanun hükümleri veya sözleşme şartlarına uygun olarak hesap edilmez veya ödenmezse, İşçiye hak ettiği ücretin ödenmemesi halinde işçinin iş görmekten kaçınma hakkı İş Kanunu’nun 34. Maddesinde güvence altına alınmıştır. Söz Konusu maddeye göre ücreti ödeme gününden itibaren yirmi gün içinde mücbir bir neden dışında ödenmeyen işçi, iş görme borcunu yerine getirmekten kaçınabilir. Bu nedenle kişisel kararlarına dayanarak iş görme borcunu yerine getirmemeleri sayısal olarak toplu bir nitelik kazansa dahi grev olarak nitelendirilemez. Gününde ödenmeyen ücretler için mevduata uygulanan en yüksek faiz oranı uygulanır. Bu işçilerin bu nedenle iş akitleri çalışmadıkları için feshedilemez ve yerine yeni işçi alınamaz, bu işler başkalarına yaptırılamaz. İşçi işveren veya vekiline bildirmek kaydıyla işyerine gelmeyerek, gelse dahi işe başlamamak şeklinde bir davranışla iş görmekten kaçınma hakkını kullanabilir. İlgili maddede ise işçinin işten kaçınma hakkına ek olarak ücretinin ödenmemesi halinde haklı nedenle iş sözleşmesini feshedebileceği düzenlenmektedir. İşçinin hak etmiş olduğu ücretin eksik veya hiç ödenmemesi halinde işçinin derhal fesih hakkı saklıdır. Ayrıca burada bahsedilen ücret kavramı sadece maaş olarak düşünülmemekle birlikte, ikramiye, prim hakkı, yakacak- giyecek yardımı, fazla mesai, hafta tatili, genel tatil alacağı gibi alacakları da karşılayacak şekilde geniş yorumlanmalıdır. f) Ücretin parça başına veya iş tutarı üzerinden ödenmesi kararlaştırılıp da işveren tarafından işçiye yapabileceği sayı ve tutardan az iş verildiği hallerde, aradaki ücret farkı zaman esasına göre ödenerek işçinin eksik aldığı ücret karşılanmazsa, yahut çalışma şartları uygulanmazsa. İşverenin parça başına ücret ödenmesi kararlaştırılan işlerde işçiye yapabileceğinden az iş vermesi de işçi bakımından haklı fesih sonucunu doğuracaktır. Zorlayıcı Sebepler İşçinin çalıştığı işyerinde bir haftadan fazla süre ile işin durmasını gerektirecek zorlayıcı sebepler ortaya çıkması halinde işçi iş sözleşmesini bildirim sürelerine uymaksızın feshedebilir. Haklı Feshin Süresi İş Kanunu’nun 26. Maddesine göre; “24 ve 25 inci maddelerde gösterilen ahlak ve iyiniyet kurallarına uymayan hallere dayanarak işçi veya işveren için tanınmış olan sözleşmeyi fesih yetkisi, iki taraftan birinin bu çeşit davranışlarda bulunduğunu diğer tarafın öğrendiği günden başlayarak altı iş günü geçtikten ve her halde fiilin gerçekleşmesinden itibaren bir yıl sonra kullanılamaz. Ancak işçinin olayda maddi çıkar sağlaması halinde bir yıllık süre uygulanmaz.” Feshin Tazminatlar Ve Diğer Alacaklar Bakımından Etkisi Kıdem Tazminatı İş sözleşmesini haklı nedenle fesheden işçi, kıdem tazminatı kazanma şartlarını sağlaması halinde kıdem tazminatına sahip olacaktır. Söz konusu bu şartlar belirsiz süreli iş sözleşmesiyle çalışan bir işçi olmak, 1 yıllık kıdeme sahip olmak ve iş sözleşmesinin haklı nedenle feshedilmiş olmasıdır. Kıdem tazminatı talebi, bir zamanaşımı süresine tabidir. Kıdem tazminatı zamanaşımı süresi iş sözleşmesinin feshinden itibaren 5 yıldır. İşçi 5 yıllık zamanaşımı süresi içinde kıdem tazminatı talebiyle iş davası açmadığı takdirde, bir daha bu çalışmasıyla ilgili kıdem tazminatı talebinde bulunduğunda davalı tarafın zamanaşımı itirazıyla karşılaşabilir. İhbar Tazminatı İşçi iş sözleşmesini İş Kanunu 24. Madde uyarınca derhal fesih yoluyla sonlandırması halinde ihbar tazminatına hak kazanamayacaktır. Yıllık İzin, Fazla Çalışma, Genel Tatil Ücreti Şartlarının oluşması halinde haklı fesih yoluyla iş sözleşmesini sona erdiren işçi, dava yoluyla yıllık izin, fazla çalışma, genel tatil ücreti gibi alacaklarını talep edebilmektedir.
tarafından Av. Tunahan Çakır 13 Ağustos 2024
Türk Medeni Kanunu’nun 728. Maddesine göre, başkasının arazisi üzerinde kalıcı olması amaçlanmaksızın yapılan kulübe, büfe, çardak, baraka ve benzeri hafif yapılar, onların malikine aittir. Bu tür yapılar taşınır mal hükümlerine tabi olur ve tapu kütüğünde gösterilmez. Maddede sayılan yapılar sınırlı sayıda sayılmış olmayıp toprak parçası ile bağı olmayan ve kalıcı olmak amacıyla yapılmayan yapılar taşınmazın bütünleyici parçası olarak sayılmamaktadır. Ancak soruda bahsedilen şekliyle bir arazi malikinin arazisine, üçüncü bir kişinin taşınmaz bir yapı inşa etmesi halinde bu durum “haksız inşaat” olarak nitelendirilecektir. Türk hukukunda haksız inşaat hususu 3 ayrı şekilde düzenlenmiştir. Bunlardan ilki arazi malikinin yapıyı başka bir kimseye ait olan malzemelerle yapmış olması, ikincisi yapıyı malzeme sahibinin yapmış olması ve son olarak da yapıyı üçüncü bir kişinin yapmış olmasıdır. Aşağıda bu durumlar teker teker incelenecektir. Yapıyı Arazi Malikinin Yapmış Olması Arazi malikinin yapısında başka bir kişiye ait malzemeyi haksız olarak kullanması halinde malzeme maliki için 3 hak söz konusu olacaktır. Bunlar; yapının kaldırılmasını talep etmek, malzemeye karşılık tazminat talebinde bulunmak ve arsanın mülkiyetinin kendisine geçmesini talep etmektir. a) Malzemenin Sökülmesini Talep Etme Hakkı Malzeme malikinin malzemenin sökülerek kendisine verilmesini isteyebilmesi için kanun iki şart aramaktadır. Bunlardan ilki malzeme malikinin rızası alınmaksızın malzemenin arazi maliki tarafından kullanılmış olmasıdır. Kanunda aranan bir diğer şart ise malzemenin sökülmesinin aşırı bir zarara neden olmaması olarak görülmektedir. Malzeme sahibi, malzemenin sökülmesi talebini sadece yapıyı yaptıran arazi maliki ve onun haleflerine karşı ileri sürebilir. Arsa malikinin yapıyı yaptıktan sonra üçüncü bir kişiye devretmesi halinde bu hak araziyi ve yapıyı devralan üçüncü kişiye karşı ileri sürülemeyecektir. Bu niteliği nedeniyle malzemenin sökülmesi talebi ayni bir talep değil kişisel bir taleptir. Malzemenin sökülmesini isteyebilmek için malzeme sahibinin malzemenin sökülmesiyle elde edeceği menfaatin, arazide ve malzemede oluşacak değer kaybından daha fazla olması gerekmektedir. Arazide ve malzemede daha fazla değer noksanının meydana geleceği halde malzemenin sökülmesinin aşırı zarara yol açtığı kabul edilir. Malzemenin sökülmesi halinde kaldırma masrafları yapıyı yapan arazi malikine aittir. Ayrıca bu talepte bulunabilmek için arazi malikinin kusurlu olup olmamasına bağlı olarak haksız fiil veya sebepsiz zenginleşme zamanaşımı hükümleri uygulanacaktır. b) Tazminat İsteme Hakkı Malzemenin sökülerek kaldırılmasının mümkün olmaması halinde malzeme maliki, arazi malikinden tazminat isteyebilecektir. Söz konusu bu tazminat talep edilirken arazi malikinin inşaatı yaparken iyiniyetli olup olmaması önem arz etmektedir. Arazi maliki, malzemeyi kullanırken iyiniyetli ise, malzeme sahibine ancak uygun bir tazminat vermekle yükümlüdür. Uygulamada bu hallerde ödenmesi gereken tazminat malzeme değeri esas alınarak belirlenmektedir. Arazi malikinin kötüniyetli olarak malzemeyi kullanması durumunda ise TMK madde 723/2 uyarınca malzeme malikinin bütün zararlarını tazmin etmeye mahkûm edilir. Buna örneğin, malzeme malikinin malzemesinden mahrum kaldığı için üçüncü bir kişiye karşı bir taahhüdünü yerine getirememesinden kaynaklanan zararları da dahil olabilir. Hakim böyle bir durumda, malzemeyi kullanan arazi malikini malzemenin değerini aşan bir tazminata mahkûm edebilir. Bu tazminatın belirlenmesi konusunda hakimin takdir yetkisi vardır. Bu tazminat talebi TBK madde 72 uyarınca haksız fiil zamanaşımı süresine tabi olacaktır. c) Arazinin Mülkiyetinin Kendisine Geçirilmesi Talebi TMK madde 724’e göre yapının değeri açıkça arazinin değerinden fazlaysa iyiniyetli taraf uygun bir bedel karşılığında yapının ve arazinin tamamının ya da yeterli bir kısmının mülkiyetinin malzeme sahibine verilmesini isteyebilir. Yapının kendisine verilmesini isteyen malzeme malikinin iyiniyetli olması, yapının değerinin açıkça arsanın değerinden fazla olması ve malzemenin sökülmesinin talep edilmemiş veya talebin reddedilmiş olması ve malzeme sahibinin TMK madde 723 uyarınca tazminat talep etmemiş olması gerekmektedir. Malzeme maliki arazinin tamamının veya bir kısmının mülkiyetinin kendisine geçirilmesini talep edebilecektir. Yapıyı Malzeme Sahibinin Yapmış Olması Bu hal uygulamada sıklıkla karşımıza çıkan ve soruda da belirtilen haldir. Bir kimsenin kendi malzemesiyle başkasının arazisine yapı inşa etmiş olması halinde, örneğin kendi arazisi sanarak komşusunun arazisine yapı inşa etmesi halinde, arazi malikinin malzemenin sökülüp kaldırılmasını isteme hakkı vardır. Malzemenin sökülüp kaldırılmasının mümkün olmaması halinde, malzeme sahibinin iyiniyetli olup olmamasına bağlı olarak değişebilen tazminat talebi gündeme gelecektir. Bu halde ayrıca hem arazi malikinin hem de malzeme malikinin iyiniyetli olmak şartıyla arsanın mülkiyetinin kendisine geçirilmesini isteme hakkı vardır. a) Malzemenin Sökülüp Kaldırılmasını Talep Etme Hakkı Malzemenin sökülüp kaldırılmasının aşırı zarara yol açtığı hallerde arazi maliki, malzemenin sökülüp kaldırılmasını talep edemez. Ancak doktrinde malzeme malikinin iyiniyetli olmaması halinde sökülüp kaldırılmasının aşırı zarara yol açması halinde de istenebileceğini kabul eden bazı görüşler mevcuttur. b) Malzemenin Sökülüp Kaldırılmaması Halinde Malzeme Malikinin Tazminat Talebi Arazi maliki malzemenin sökülüp kaldırılmasını talep etmediği veya mümkün olmadığı hallerde malzeme maliki, arazi malikinden tazminat talep edebilecektir. Malzeme maliki yapıyı yaparken iyiniyetli ise, kendisine uygun bir tazminat verilecektir. Genellikle bu hususta malzemenin ve yapıdaki emeğin (işçilik vs.) değerine eşit bir meblağ esas alınacaktır. Fakat hakimin ilgili tazminatı artırıp azaltma yetkisi haizdir. Ancak yapı malikinin de iyiniyetli olması halinde, hakimin belirleyeceği tazminat, malzeme ve emeğin taşınmaza sağladığı değer fazlalığını aşamaz. Malzeme malikinin kötüniyetli olması halinde belirlenecek tutar ise malzeme değerinin en az değerini geçmeyecektir. Yargıtay 14. Hukuk Dairesi 09.02.2016 Tarih ve 12040/1656 Sayılı kararı uyarınca en az malzeme değerinden, “işçilik hariç, dava konusu binayı meydana getiren, yani binanın inşaatında kullanılan bütün malzemenin değerlendirilmesi” anlaşılması gerektiği içtihat edilmiştir. c) Arazi Malikinin Ve Malzeme Malikinin Arazinin Mülkiyetinin Malzeme Malikine Geçirilmesi Talebi Yapının değerinin arsa değerinden açıkça fazla olması halinde gerek iyiniyetli arazi maliki, gerekse iyiniyetli malzeme maliki adil bir tazminat karşılığında arazinin tamamının veya yeterli bir kısmının mülkiyetinin malzeme malikine geçmesini isteme hakkına sahip olur. Mülkiyetin malzeme malikine geçirilmesi talep etmek için aranan şartlar ise yapının yeni olması, talepte bulunanın iyiniyetli olması ve inşaat değerinin açıkça arazi değerinden fazla olmasıdır. Malzeme maliki veya arazi maliki, karşı tarafa yönelteceği tek taraflı irade beyanı ile arazi mülkiyetinin devri hususunda bir borç ilişkisi doğurur. Tarafların anlaşamamış olması halinde talepte bulunan taraf arazi mülkiyetinin malzeme malikine geçirilmesi talebiyle dava açabilecektir. Hakim bu durumda arazi malikine ödenmesi gereken uygun tazminatı takdir edecektir. Yapıyı Üçüncü Kişinin Yapmış Olması Yapıyı üçüncü bir kişinin, arazi malikinin arazisinde, malzeme malikinin malzemesiyle yapması durumu uygulamada pek fazla rastlanmasa da karşımıza çıkabilecek bir durum olarak düzenlenmiştir. Bu durumda arazi malikinin rızası dışında yapılmış olan yapının sökülüp kaldırılmasını arazi maliki talep edebilecektir. Hatta arazi maliki, yapı malzeme malikinin rızası ile yapıldıysa, sökülüp kaldırılma masraflarını da malzeme malikinden talep edebilecektir. İnşaatın kaldırılmaması halinde arazi maliki bir zarara uğrarsa bunu da haksız fiil veya vekaletsiz iş görme hükümlerine göre yapıyı yapandan talep edebilecektir. Malzeme maliki de malzemenin sökülüp kaldırılmasını talep edebilecektir. Eğer yapı arazi malikinin rızası ile yapılmışsa yukarıda da belirttiğimiz haklarını arazi malikine karşı ileri sürebilecektir. Yapının arazi malikinin rızası olmaksızın yapılması halindeyse malzeme maliki sebepsiz zenginleşme hükümlerine dayanarak tazminat talep edebilecektir. Ayrıca malzeme maliki, iyiniyetli olması halinde TMK madde 724 hükmünden de yararlanabilecektir. Malzeme maliki, inşaatı yapan üçüncü kişiye karşı da haksız fiil veya sebepsiz zenginleşme hükümlerine dayanabilir. Uygulamada genellikle haksız fiil hükümlerine dayanıldığı görülmektedir. Yapıyı yapan üçüncü kişi ise arazi malikine karşı, onun inşaatın yapılmasında rızası olması halinde vekalet, olmaması halinde vekaletsiz iş görme hükümlerince tazminat talebinde bulunması mümkündür.
tarafından Av. Tunahan Çakır 13 Ağustos 2024
İdarenin taşınmaz mal edinme yollarından bir tanesi kamulaştırma olarak düzenlenmiştir. Kamulaştırma, Anayasa’nın “kamulaştırma” başlıklı 46. Maddesinde tanımlanmış olup; “Devlet ve kamu tüzel kişileri; kamu yararının gerektirdiği hallerde, gerçek karşılıklarını peşin ödemek şartıyla, özel mülkiyette bulunan taşınmaz malların tamamını veya bir kısmını, kanunla gösterilen esas ve usullere göre, kamulaştırmaya ve bunlar üzerinde idarî irtifaklar kurmaya yetkilidir.” Şeklinde Anayasa’da tanımlanmıştır. Anayasa’daki tanımdan istifade ederek kamulaştırmanın şartları şu şekilde sıralanabilir; Kamulaştırma, özel hukuk kişilerinin mülkiyetinde bulunan taşınmazlar için yapılabilir. İdareye ait mallar üzerinde kamulaştırma yapılması mümkün değildir. Kamulaştırma, sadece Devlet ve diğer kamu tüzel kişileri tarafından yapılabilir. Kamulaştırma, kamu gücü kullanılarak tek taraflı idari işlemle yapılır. Mal sahibinin rızasına bakılmaz. Kamulaştırma için kamu yararının varlığı şartı aranmaktadır. Kamulaştırma, kanuna dayanılarak ve kanunda gösterilen usul ve esaslara uyularak yapılır. Yeterli ödenek temin edilmeden kamulaştırma işlemleri başlatılamaz. Kamulaştırılan taşınmazın gerçek değeri kanunda belirtilen istisnalar haricinde peşin olarak ödenir. Trampa yoluyla kamulaştırma dışında kamulaştırma bedeli nakden ödenir. Yukarıda belirtilen şartlardan birinin veya birkaçının eksik olması halinde kamulaştırmasız el atmanın varlığından bahsetmek gerekecektir. İdarenin kamulaştırmasız el atması 2 şekilde görülmektedir. Bunlardan birincisi fiili el atma ikincisi de hukuki el atma olarak tanımlanmaktadır. İdarenin özel mülkiyete konu taşınmazı, kamulaştırma usullerine uymadan zilyetliğine geçirmesi suretiyle, taşınmaza hiçbir bedel ödemeden koymasıdır. Örneğin, idarenin sahibine hiçbir bedel ödemeden doğrudan taşınmaz üzerinde tesis veya yapı inşa etmesi fiili el atma olarak nitelendirilir. Kamulaştırmasız el atma, idarenin, bir kişiye ait taşınmazı bilerek veya bilmeyerek kamulaştırmaya ilişkin usul ve kurallarına uymaksızın ve bir bedel ödemeksizin işgal ederek kamu hizmetine tahsis etmesi şeklinde tanımlanmaktadır. Buna göre, kamulaştırmasız el atmadan söz edilebilmesi için, kişiye ait gayrimenkulün idarece (kamu hizmetinde kullanılmak amacıyla) işgal edilmiş olması ve bu işgalin kanunda öngörülen usul ve esaslara uyularak tesis edilmiş bir kamulaştırma işlemine dayanmadan gerçekleştirilmiş olması gerekmektedir. Doktrine göre ise İdarenin bir şahsa ait taşınmazı bilerek ya da bilmeyerek kamulaştırma usul ve kurallarına uymaksızın ve bir bedel ödemeden fiilen işgal ederek bir kamu hizmetine tahsis etmesi ve üzerinde birtakım bayındırlık eserleri inşası sonucu ortaya çıkar. Kamulaştırmasız el atma kavramından ilk kez 1959 tarihli YİBK’de bahsedilmiş olup bu karar ile taşınmazına kamulaştırmasız el atılan malikin adli yargıda idareye karşı el atmanın önlenmesi (müdahalenin Men’i Davası) davası açabileceği ya da fiili duruma razı olarak kamu tüzel kişiliğine karşı mülkiyet hakkının devrine karşılık taşınmaz bedelinin tahsili istemli haksız fiilden kaynaklanan tazminat davası da açabileceği kabul edilmiştir. Kamulaştırmasız el atma, idare tarafından yapılmasına rağmen kanuni dayanağı bulunmadığı ve tamamen usul dışı olduğu için hukuka uygunluk karinesinden yararlanamamakta ve idari eylem olmaktan çıkarak haksız fiile dönüşür. Aynı zamanda bu haksız fiil, fiili yol olarak nitelendirilir ve fiili yoldan doğan uyuşmazlıklar adli yargıda görülür. Anayasa Mahkemesi’nin 2002/112 E. 2003/33 K. Ve 10.04.2003 tarihli kararı uyarınca Kamulaştırma Kanunu’nun 38. Maddesinde belirtilen taşınmaz maliki, zilyet ve mirasçılarının kamulaştırmaya ilişkin dava hakkını 20 yıl süreyle sınırlayan kanun hükmü Anayasa’nın 35. Maddesinde güvence altına alınmış olan mülkiyet hakkına getirilmiş bir sınırlama olduğu gerekçesiyle iptal edilmiştir. 2010 yılında 5999 sayılı kanunla Kamulaştırma Kanunu’na getirilen geçici 6. Madde uyarınca kamulaştırmasız el koyma kavramı kullanılmış olup, taşınmaz malikine sadece tazminat davası açabileceği hüküm altına alınmıştır. 2013 yılında geçici 6. Madde 6487 sayılı kanunla tamamen değiştirilmiştir. Değişen bu maddeyle birlikte geçici 6. Madde “uzlaşma” usulünü dava şartı olarak getirmiştir. Ancak Anayasa Mahkemesi’nin 20/12/2018 tarihli ve E.: 2016/181 K.: 2018/111 sayılı Kararı ile 2942 sayılı Kanun’un Ek 1. Maddesinde yer alan ve hukuki el atmaya ilişkin malik için öngörülen idareye başvuru ve uzlaşma başvurusunun yapılması şartı iptal edilmiştir. Uzlaşma süreci, idarenin daveti veya taşınmaz malikinin müracaatı üzerine başlar. Fiilen el konulan taşınmazın veya üzerinde tesis edilen irtifak hakkının idarenin daveti veya malikin başvurduğu tarihteki tahmini değeri; Kanunun 8. maddesinin ikinci fıkrasına göre teşkil edilen kıymet takdir komisyonu aracılığıyla, taşınmazın el koyma tarihindeki nitelikleri esas alınmaktadır. Kanunun 11 ve 12. maddelerine göre hesaplanarak tespit edildikten sonra, Kanunun 8. maddesinin üçüncü fıkrasına göre uzlaşma komisyonunca, idarenin daveti veya malikin başvuru tarihinden itibaren en geç altı ay içinde 7201 sayılı Kanun hükümlerine göre tebliğ edilen bir yazı ile tahmini değer bildirilmeksizin, talep sahibi uzlaşma görüşmelerine davet edilir. Uzlaşma görüşmeleri en geç 6 ay içinde sonuçlandırılır ve uzlaşmaya varılıp varılamadığı, tutanağa bağlanır. Uzlaşma; idareye ait taşınmazın trampası, idareye ait taşınmaz üzerinde sınırlı ayni hak tanınması veya imar mevzuatı çerçevesinde başka bir yerde imar hakkı kullandırılması suretiyle veya bunların mümkün olmaması halinde nakdi bedel üzerinden yapılabilir. İdare ve malik arasında uzlaşma sağlanamadığı hallerde; uzlaşmazlık tutanağının tanzim edildiği tarihten itibaren 3 ay içinde taşınmaz maliki veya idare tarafından bedel tespiti davası açılabilir. Burada belirtilen süre hak düşürücü olmakla birlikte belirtilen süre içinde dava açılmaması halinde hak kaybı yaşanılacaktır. Dava açılması halinde, fiilen el konulan taşınmazın veya üzerinde tesis edilen irtifak hakkının dava tarihindeki değeri, mahkemece bilirkişi incelemesi yapılmak suretiyle tespit ve taşınmazın veya hakkın idare adına tesciline veya terkinine hükmedilir. Söz konusu davanın adli yargının mı yoksa idari yargının mı görev alanına gireceğine ayrı bir parantez açmak gerekmektedir. Öğretide, fiilî yol ve dolayısıyla fiilî kamulaştırmasız el atmalardan doğan davalar (Akar, 2007, 1706-1879), adlî yargıda görülür (Gözler, 2009, 991; Şahiniz, 2006, 38; Gözübüyük/Tan, 2011, 1011). Anayasa Mahkemesi’ne göre de (Esas:2013/93), fiilî kamulaştırmasız el atmadan söz edilebilmesi için, kişiye ait gayrimenkulün idarece (kamu hizmetinde kullanılmak amacıyla) işgal edilmiş olması ve bu işgalin Kanunda öngörülen usul ve esaslara uyularak tesis edilmiş bir kamulaştırma işlemine dayanmadan gerçekleştirilmiş olması gerekmektedir. Bu şekilde, idarenin hukuk dışı eyleminden kaynaklanan fiilî el atmaların, özel kişilerin haksız fiil teşkil eden eylemlerinden hiçbir farkının bulunmadığı, bu nedenle bu çeşit eylemlerden doğan zararların da özel kişilerin haksız fiilînden doğan zararlarda olduğu gibi adlî yargıda dava konusu edilmesi gerektiği kabul edilmektedir. Dolayısıyla gayrimenkule fiilen el atılması durumunda mahkemeler kamulaştırmasız el atmanın varlığını kabul ederek gayrimenkul malikine gayrimenkul bedeli ödenmesine karar vermektedirler. Yani kamulaştırmasız el atmada gayrimenkul sahibi tazminat talep edebilir ve tazminat olarak hükmedilecek gayrimenkul bedeli de bir kamulaştırma bedeli değildir. Hukuki el atma ise, idarenin, mevzuatın verdiği yetkileri kullanarak malikin mülkiyet hakkını kullanmasını uzun süre engellemek ya da kısıtlamak suretiyle mülkiyet hakkına müdahale etmesidir. 2010 yılında verilen bir Yargıtay kararında kamulaştırmasız el atmanın sadece fiili el atma şeklinde değil, aynı zamanda hukuki el atmalar şeklinde de gerçekleşebileceğine hükmetmiştir. (YHGK 2010/5-662 E. 2010/651 K. 15.12.2010 K.T.) Hukuki el atmadan kaynaklanan tazminat davalarında görevli yargı yeri sorunu da Uyuşmazlık Mahkemesi tarafından çözülmüştür. Yüksek Mahkeme, hukuki el atmadan doğan tazminat davalarında idari yargı yerlerini görevli mahkeme saymıştır. Bu bağlamda hukuki el atmadan doğan uyuşmazlıklarda idare mahkemelerinde tam yargı davası açılabilmektedir. Olumlu görev uyuşmazlığı nedeniyle incelediği davalarda Uyuşmazlık Mahkemesi, 09.04.2012 tarih ve E:2012/41 K:2012/77 sayılı kararında, “3194 sayılı İmar Kanunu’nun arazi ve arsa düzenlenmesine ilişkin 18. maddesinin uygulamasından kaynaklanan ve imar planı ile buna dayalı imar uygulaması sonucunda uğranılan zararın tazminine yönelik bulunan uyuşmazlığın, 2577 sayılı Kanun’un 2/1-b maddesinde yer alan idari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan zarar görenler tarafından açılan tam yargı davaları kapsamında idari yargı yerince çözümlenmesi gerekmektedir.” görüşüne yer vererek nihai kararını oluşturmuştur. Ancak, 20.08.2016 tarihli ve 6745 sayılı Kanunun 34. Maddesi ile Geçici 6. Maddenin onuncu fıkrasının üçüncü cümlesi ilga edilerek 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu’na Ek Madde 1 eklenmiştir. İlgili kanun hükmü şu şekildedir; “Uygulama imar planlarında umumi hizmetlere ve resmî kurumlara ayrılmak suretiyle mülkiyet hakkının özüne dokunacak şekilde tasarrufu hukuken kısıtlanan taşınmazlar hakkında, uygulama imar planlarının yürürlüğe girmesinden itibaren beş yıllık süre içerisinde imar programları veya imar uygulamaları yapılır ve bütçe imkânları dâhilinde bu taşınmazlar ilgili idarelerce kamulaştırılır veya her hâlde mülkiyet hakkını kullanmasına engel teşkil edecek kısıtlılığı kaldıracak şekilde imar planı değişikliği yapılır/yaptırılır." Aynı maddeye, 16.11.2022 Tarihli 7421 Sayılı Kanunla, “Bu süre içinde belirtilen işlemlerin yapılmaması halinde taşınmazların malikleri tarafından mülkiyet hakkından kaynaklı bedele ilişkin açılacak davalar, adli yargıda görülür.” hükmü eklenmiştir. Süre içinde belirtilen işlemlerin yapılmaması halinde, taşınmazların malikleri tarafından, mülkiyet hakkından kaynaklanan bedele ilişkin sorumlu idare aleyhine açılacak davaların adli yargıda görüleceği kanuna eklenmiştir. Sonuç olarak, kanuna eklenen bu hükümle birlikte belirtilen süre içerisinde gerekli kamulaştırma işlemlerini yapmayarak taşınmaz maliklerinin malına hukuki el atmada bulunan idareye karşı açılacak davaların adli yargıda görüleceği söylenebilir.
tarafından Av. Tunahan Çakır 13 Ağustos 2024
Genel Olarak İşçi ve işveren arasında kurulan bir iş sözleşmesiyle birlikte her iki taraf da birbirlerine ileri sürebilecekleri birtakım haklara ve yükümlülüklere sahip olmaktadır. İşçi bakımından iş sözleşmesinden kaynaklanan borçları iş görme borcu, işverenin yönetim ve talimatlarına uyma borcu, sadakat yükümlülüğü ve rekabet etmeme borcudur. İşverenin ise ücret ödeme borcu, işçileri arasında eşit davranma borcu ve gözetim borcu bulunmaktadır. Aşağıda tarafların iş sözleşmesinden kaynaklanan borçları detaylıca incelenecektir. İşçi Bakımından İş Sözleşmesinden Kaynaklanan Borçlar İş Görme Borcu İş sözleşmesi, işçi ile işveren bakımından kişisel bir ilişki olması sebebiyle işçinin bizzat kendisi tarafından yerine getirilir. Bu bakımdan iş görme borcu bazı istisnalar dışında devredilemez. Bu nedenle iş sözleşmesi, işçinin ölümü ile sona erer ve mirasçılara geçmez. İşçinin mirasçıları işçinin ölümü sebebiyle iş sözleşmesinin kendilerince yerine getirilmesini talep etme hakları yoktur. Ancak işverenin iş sözleşmesi kapsamı dışındaki bazı taleplerinin, sözgelimi ölen işçinin elinde bulunan araç gereçlerin işverene teslimi gibi, işçinin mirasçıları tarafından yerine getirilmesi gerekmektedir. İşçi kural olarak iş görme borcunu bir temsilciye veya yardımcıya devredemez. Bunun sebebi işverenin iş sözleşmesini yaparken işçinin niteliklerini göz önünde bulundurarak iş sözleşmesini yapmasından kaynaklanmaktadır. Burada işçinin nitelikli veya niteliksiz olması önem arz etmemektedir. Nitekim Türk Borçlar Kanunu 395. Maddesinde; “Sözleşmeden veya durumun gereğinden aksi anlaşılmadıkça, işçi yüklendiği işi bizzat yapmakla yükümlüdür.” Diyerek bu konuya açıklık getirmiştir. İşçinin iş görme borcunun türü ve kapsamı ile somut ve ana içeriği iş sözleşmesi ile belirlenir. Taraflar iş sözleşmesi ile ne tür bir işin yapılacağını, bu işin nasıl ve nerede, hangi kapsamda yapılacağını kendileri belirlerler. Ancak taraflar iş sözleşmesi ile iş görme konusunda her şeyi düzenleyemeyecekleri için, iş sözleşmesinde düzenlenmeyen alanlarda işverenin, yönetim yetkisi çerçevesinde talimat vererek işi yönlendirme yetkisi vardır. Ancak işveren bu yetkisini iş sözleşmesine, mevzuatın emredici hükümlerine ve toplu iş sözleşmesi hükümlerine aykırı olarak kullanamaz. İşçinin iş görme borcu kapsamında bir diğer borcu işin niteliğinin gerektirdiği objektif ölçülere yakın belirli bir gayret ve özeni göstermektir. İşçinin bu ölçüde bir yükümlülüğü yerine getirmemesi veya getirememesi durumunda, işçinin yeteneklerinden veya davranışlarından kaynaklanan iş görme borcuna aykırılık nedeniyle uyarı yapıldıktan sonra ve savunmasının alınmasının ardından iş sözleşmesi İş Kanunu’nun 18 ve 19. Maddeleri uyarınca geçerli nedenle feshedilebilir. Türk Borçlar Kanunu’nun 400. Maddesinde; “İşçi, işverene kusuruyla verdiği her türlü zarardan sorumludur. Bu sorumluluğun belirlenmesinde; işin tehlikeli olup olmaması, uzmanlığı ve eğitimi gerektirip gerektirmemesi ile işçinin işveren tarafından bilinen veya bilinmesi gereken yetenek ve nitelikleri göz önünde tutulur.” Hükümleri yer almaktadır. Madde uyarınca işçinin iş görme borcu sırasında dikkatsizliği ve özen göstermemesi nedeniyle oluşacak zararlardan sorumlu olduğu belirtilmektedir. Ancak işverenin, işçinin yapamayacağını bile bile bir işten sorumlu tutması halinde işçinin ilgili madde uyarınca sorumluluğu doğmayacaktır. Diğer taraftan işçinin iş görme borcunu kendisinin yerine getirmesini öngören TBK’nın 320. Maddesi emredici nitelikte olmadığı için taraflar anlaşarak veya örtülü olarak bu kuralın aksini kararlaştırabilirler. Yargıtay içtihatlarında eşinin işinin bir kısmını üstlenmesiyle işveren ile yeni bir iş sözleşmesi doğmadığına ilişkin kararları mevcuttur. Bir başka içtihadındaysa Yargıtay işin tamamını eşine devreden işçinin iş ilişkisinin sona erdiğini ve bu defa örtülü olarak işveren ile devralan eş arasında yeni bir sözleşme meydana geldiği kabul edilmiştir. İşverenin ölümü, işyerinin bir başkasına devri gibi durumlarda iş sözleşmesinin belirli koşullarda başkasına geçmesi mümkündür. İşverenin ölümü halinde, işçinin ölümünden farklı olarak iş sözleşmesi işverenin kişiliği dikkate alınarak yapılmamışsa işin görülmesini isteme hakkı mirasçılara geçer. İşyerinin devri durumunda da işçinin rızası gerekmeksizin iş sözleşmesi devredilmiş sayılır. Ancak iş sözleşmesinin işveren tarafından bir başkasına devredilmesi için mutlaka işçinin yazılı onayı alınması zorunludur. İşçinin onayı olmaksızın yapılan iş sözleşmesi devri işçiyi bağlamaz ve işçi bu isteğe uymak zorunda bırakılamaz. İşçinin bu durumda eski işyerine giderek çalışmaya devam ettiği sürece iş ilişkisi devam eder. Yargıtay kararlarında işçinin iş ilişkisinin devrini kabul etmemesi halinde işçinin iş sözleşmesinin işverence feshedilmiş sayılacağı belirtilmiştir. (Yargıtay 9. HD, 16.6.2008,41042 E. 15622 K. Çil, İlke Kararları 154-156) İşçinin İşverenin Talimatlarına Uyma Borcu Ve İşverenin Yönetim Yetkisi İşçi, işin görülmesi sırasında işverenin talimatlarına uymak zorundadır. Türk Borçlar Kanunu 399. Maddesinde bu durum; “İşveren, işin görülmesi ve işçilerin işyerindeki davranışlarıyla ilgili genel düzenlemeler yapabilir ve onlara özel talimat verebilir. İşçiler, bunlara dürüstlük kurallarının gerektirdiği ölçüde uymak zorundadırlar.” Şeklinde belirtilmektedir. İşverenin vereceği talimatlar iş ile ilgili veya işyeri çalışma düzeni içinde işçilerin işyerindeki hal ve hareketleriyle örneğin, iş güvenliği kurallarına ilişkin olmalıdır. Buna sigara yasağı örnek olarak verilebilir. İşin niteliği gereği, işin tehlikeye düşmesini engellemek ve güvenlik gereğince böyle bir yasak getirilebilir. Ancak burada dikkat edilmesi gereken husus bu hakkın işveren tarafından kötüye kullanılmaması gerektiğidir. İşi tehlikeye sokmayan ve diğer çalışanları rahatsız etmeyen ortamlarda, örneğin açık alanlarda, dinlenme süresi esnasında sigara içme yasağı getirilemez. İşçi, kendisinin kişilik haklarına, iş dışı yaşamına aykırı talimatlara da uymak zorunda değildir. Ayrıca işverenin talimatlarının Türk Borçlar Kanunu madde 27 uyarınca genel ahlaka, kamu düzenine aykırı olamayacağı açıktır. Yine işverenin talimat hakkı, iş sözleşmesinin asli unsurunu oluşturan ücret, çalışma süresi gibi konulara ilişkin de olamaz. Örneğin işverenin, işçiye zorla fazla çalışma yapmasını talimat vermeye hakkı yoktur. İşçinin bu duruma onay vermesi halinde fazla çalışma yapması mümkündür. İşçinin Sadakat Borcu İşçinin sadakat borcu Türk Borçlar Kanunu’nun 398. Maddesinde şu şekilde düzenlenmiştir: “İşçi, yüklendiği işi özenle yapmak ve işverenin haklı menfaatinin korunmasında sadakatle davranmak zorundadır. İşçi, işverene ait makineleri, araç ve gereçleri, teknik sistemleri, tesisleri ve taşıtları usulüne uygun olarak kullanmak ve bunlarla birlikte işin görülmesi için kendisine teslim edilmiş olan malzemeye özen göstermekle yükümlüdür. İşçi, hizmet ilişkisi devam ettiği sürece, sadakat borcuna aykırı olarak bir ücret karşılığında üçüncü kişiye hizmette bulunamaz ve özellikle kendi işvereni ile rekabete girişemez. İşçi, iş gördüğü sırada öğrendiği, özellikle üretim ve iş sırları gibi bilgileri, hizmet ilişkisinin devamı süresince kendi yararına kullanamaz veya başkalarına açıklayamaz. İşverenin haklı menfaatinin korunması için gerekli olduğu ölçüde işçi, hizmet ilişkisinin sona ermesinden sonra da sır saklamakla yükümlüdür.” Sadakat borcu işçi bakımından en önem arz eden yükümlülüklerin başında gelmektedir. İşçi, işverene ait sırları korumak, işverenin çıkarlarını korumak, işverenin meslek sırlarını açıklamamak, işyerinde ortaya çıkan veya çıkabilecek olumsuzlukları işverene haber vermek ve işverene zarar verecek eylemlerden kaçınması gerekmektedir. İşçinin sır saklama yükümlülüğü sadece iş sözleşmesi süresini kapsamayıp iş ilişkisinin sona ermesinden sonra da devam etmektedir. Konuya ilişkin Yargıtay 9. Hukuk Dairesi 2021/6064 E. 2021/13141 K. 28.09.2021 tarihli kararıyla; “İşçi, iş gördüğü sırada öğrendiği, özellikle üretim ve iş sırları gibi bilgileri, hizmet ilişkisinin devamı süresince kendi yararına kullanamaz veya başkalarına açıklayamaz. İşverenin haklı menfaatinin korunması için gerekli olduğu ölçüde işçi, hizmet ilişkisinin sona ermesinden sonra da sır saklamakla yükümlüdür.” Sır saklama yükümlülüğünün iş ilişkisinin sona ermesinden sonra da devam edeceğini belirtmiştir. Yine Yargıtay 9. Hukuk Dairesi 2021 / 3076 E. 2021 / 9789 K. 1.06.2021 tarihli kararında “İşçi, iş gördüğü sırada öğrendiği, özellikle üretim ve iş sırları gibi bilgileri, hizmet ilişkisinin devamı süresince kendi yararına kullanamaz veya başkalarına açıklayamaz. İşverenin haklı menfaatinin korunması için gerekli olduğu ölçüde işçi, hizmet ilişkisinin sona ermesinden sonra da sır saklamakla yükümlüdür.” şeklinde içtihat etmiştir. İşçinin Rekabet Etmeme Borcu Rekabet yasağı, işçinin sadakat yükümlülüğü çerçevesinde doğmuştur. İşçinin iş sözleşmesi devam ederken rekabet yasağına aykırı davranışları sadakat yükümlülüklerine aykırılık olarak nitelendirilecektir. Bu durumda işveren İş Kanunu madde 25/2-b, d, e bentleri gereğince doğruluk ve bağlılığa uymayan davranışlarda bulunması sadakat borcunun ihlali olarak kabul edilmiş; bu hâlde işverenin iş akdini feshedebileceği gibi tazminat da isteyebileceği hükme bağlanmıştır. (Yargıtay 9. HD 2012 / 310 E.,2014 / 4832 K, 17.02.2014 KT.) Aynı husus Türk Borçlar Kanunu’nun 396. Maddesinin 4. Fıkrasında; “İşçi, iş gördüğü sırada öğrendiği, özellikle üretim ve iş sırları gibi bilgileri, hizmet ilişkisinin devamı süresince kendi yararına kullanamaz veya başkalarına açıklayamaz. İşverenin haklı menfaatinin korunması için gerekli olduğu ölçüde işçi, hizmet ilişkisinin sona ermesinden sonra da sır saklamakla yükümlüdür.” Şeklinde düzenlenmiştir. İşçi mesai saatleri dışında işyerine rekabet oluşturmayan işlerde çalışmakta özgürdür. Ancak görülen işin asıl işin yapılması sırasında ciddi performans düşüklüğüne yol açıyorsa bu durum işçi açısından iş görme borcuna aykırılık oluşturabilir. İşçi ile işveren arasında iş sözleşmesi yapılırken veya sona ermeden önce rekabet yasağı sözleşmesi yapılabilir. Ancak kanun bu sözleşmenin kimlerle yapılabileceğini sınırlamıştır. “Rekabet yasağı kaydı, ancak hizmet ilişkisi işçiye müşteri çevresi veya üretim sırları ya da işverenin yaptığı işler hakkında bilgi edinme imkânı sağlıyorsa ve aynı zamanda bu bilgilerin kullanılması, işverenin önemli bir zararına sebep olacak nitelikteyse geçerlidir.” Hükmü uyarınca sözgelimi işyerinde güvenlik görevlisi olarak çalışan işçiye karşı üretim sırları gerekçe gösterilerek rekabet yasağı sözleşmesi yapılması durumunda sözleşme geçersiz olacaktır. Yasa bu konuda, işverenin üretim sırları veya işverenin müşteri çevresi ve işleri hakkında bilgi edinilmesini engellemekle birlikte bu sözleşmenin işçi aleyhine sonuç vermeyecek şekilde hangi koşullarda yapılabileceğini belirterek bazı sınırlamalar getirmiştir. Ayrıca rekabet yasağı sözleşmesi bölgesel çapta yapılabilmekte ve örneğin Türkiye’nin her yerinde şeklinde bir sınırlama getirilmesine olanak tanınmamaktadır. Ayrıca rekabet yasağı sözleşmesi süresiz olarak belirlenemeyecektir. Rekabet yasağı sözleşmesi kanunda; “süresi, özel durum ve koşullar dışında iki yılı aşamaz.” Hükmüyle sınırlandırılmıştır. Süresiz olarak belirlenen bir rekabet yasağı sözleşmesi geçersiz olmamakla birlikte, süre 2 yıl sayılmaktadır ve bu sürenin sonunda rekabet yasağı sona erer. Ayrıca rekabet yasağı sözleşmesinde yazılı şekil şartı kural olarak aranmaktadır. Yazılı bir şekilde yapılmayan sözleşme geçerli değildir. Rekabet yasağı sözleşmesinin sona erme sebeplerine göz atacak olursak bu sebepler; İşçinin ölümü Sözleşmede öngörülen sürenin geçmesi İşverenin bu yasağın sürdürülmesinde gerçek bir yararının olmadığının belirlenmesi İş sözleşmesinin, haklı bir sebep olmaksızın işveren tarafından veya işverene yüklenebilen bir nedenle işçi tarafından feshedilmesi Olarak gösterilebilir. İşçi tarafından rekabet yasağına aykırı davranılması halinde işveren tarafından sözleşmede kararlaştırılmış olması halinde cezai şart, rekabet sözleşmesine aykırı davranışın sona erdirilmesi ve işverenin aykırı davranış sebebiyle uğramış olduğu zararların tazmini işverence talep edilebilmektedir. İşverenin Borçları Ücret Ödeme Borcu İşverenin, iş sözleşmesi kapsamında en temel borcu ücret ödeme borcudur. Ücret, İş Kanunu’nun 32. Maddesinde; “Genel anlamda ücret bir kimseye bir iş karşılığında işveren veya üçüncü kişiler tarafından sağlanan ve para ile ödenen tutardır.” Olarak tanımlanmıştır. Ücretin bizzat işveren tarafından ödenmesi gerekmemekte ve ücretin üçüncü kişiler tarafından da ödenebileceği kabul edilmektedir. Ücretin banka yoluyla ödenmesi şarttır. Ücret türleri zamana göre ücret, verime göre ücret, yüzde usulüne göre ücret, gibi çeşitlilik göstermektedir. Uygulamada en çok rastlanan ücret türü zamana göre ücrettir. Verime göre ücretin uygulandığı işyerinde işçiye yapabileceğinden az iş verilmesi işçi açısından haklı fesih sebebidir. Verime göre ücretin tek başına uygulanması halinde bile, ödenen ücretin mutlaka asgari ücret kadar olması zorunludur. Yüzde usulü ücret ise daha çok otel, lokanta gibi işyerlerinde karşımıza çıkmakta olup, ücretin doğrudan işveren tarafından ödenmediği ya da bir kısmının ödendiği, kalan kısmın aldığı hizmet karşılığı üçüncü kişilerin ödemesinden belirli bir yüzde kesilerek işçiye ödendiği bir sistemdir. Yine yüzde usulü çalışmada ödenen ücret de asgari ücretin altında olamaz. İşverenin ayrıca, beklenenin üstünde performans gösteren işçiye ödediği ekstra ücrete prim denilmektedir. Prim, işçinin kendisini ve diğer işçileri daha verimli ve başarılı çalışmaya yönlendirme amacı taşır. İşverenin belirli durumlarda işçilere prim ödemesi yapması süreklilik arz etmesi halinde işyeri uygulamasına dönüşmesine yol açar. Bu durumda işçinin işyeri uygulaması haline gelmiş primi talep hakkı doğar. İşverenin belirli özel durumları kutlamak ve işçilerini motive etmek amacıyla işe bağlılığını ödüllendirmek için yaptığı ödemelere de ikramiye denilmektedir. İkramiyenin primden farkı işçinin bireysel başarısından çok belirli nesnel olayların ölçü alınmasıdır. Sözgelimi yılbaşında veya bayram öncesi verilen ikramiyeler buna örnek olacaktır. Bir defaya mahsus verilen ikramiye işyeri uygulaması haline gelmeyecekse de Yargıtay kararlarında sıklıkla belirtildiği üzere 3 yıl üst üste verilmiş olan ikramiyenin işyeri uygulamasına dönüştüğü kabul edilmektedir. İşyeri uygulamasına dönüşmesinin bir sonucu da işçilerin ikramiyeyi talep etme hakkının doğmasıdır. İşçinin ikramiyenin ödenme tarihinde işten ayrılmış olması da ikramiye isteme hakkını ortadan kaldırmayacaktır. İş Kanunu’nun 34. Maddesinde işçiye ödenecek ücretin gününde ödenmemesi hali düzenlenmiştir. Hükme göre; "Ücreti ödeme gününden itibaren yirmi gün içinde mücbir bir neden dışında ödenmeyen işçi, iş görme borcunu yerine getirmekten kaçınabilir. Bu nedenle kişisel kararlarına dayanarak iş görme borcunu yerine getirmemeleri sayısal olarak toplu bir nitelik kazansa dahi grev olarak nitelendirilemez. Gününde ödenmeyen ücretler için mevduata uygulanan en yüksek faiz oranı uygulanır. Bu işçilerin bu nedenle iş akitleri çalışmadıkları için feshedilemez ve yerine yeni işçi alınamaz, bu işler başkalarına yaptırılamaz." Ücret işçinin temel geçim kaynağı olan bedeldir. Bu nedenle işverenin işçinin ücretini zamanında ve eksiksiz ödemesi gerekmektedir. Mücbir bir sebep olmadıkça ücreti 20 gün içinde ödenmeyen işçi iş görme borcunu yerine getirmekten kaçınabilir. Ücret ödenmediği için iş görmekten kaçınan işçinin sözleşmesi feshedilemez ve yerine yeni bir işçi alınamaz. Ayrıca iş görmekten kaçınma grev olarak nitelendirilmemektedir. İşçinin iş görme borcundan kaçındığı süreye dair ücreti işverenden talep etmesi mümkün olmayacaktır. İş Kanunu madde 32/7 hükmü uyarınca işçi ücretlerine ilişkin zamanaşımı süresi alacağın muaccel olduğu tarihten itibaren 5 yıldır. İşçinin ücret alacağı ödeme tarihinde muaccel olmaktadır. Bu nedenle iş sözleşmesi devam ederken de zamanaşımı işlemeye devam edecektir. İşçiyi koruyucu bir diğer hüküm ise ücret kesme cezasına ilişkindir. Kanunun 38. Maddesi, toplu iş sözleşmesi veya iş sözleşmesinde gösterilmiş olan nedenler haricinde işçiye ücret kesme cezası verilemeyeceğini düzenlemektedir. Uygulamada bu duruma sürpriz ceza kesme yasağı denilmektedir. İşçi ücretlerinden ceza olarak yapılacak kesintinin işçiye derhal nedenleriyle birlikte bildirilmesi gerekmektedir. Ayrıca işçiden kesilen bu cezalar işverene kalmamakta, işçilerin eğitimi ve sosyal hizmetleri için kullanılmak üzere bakanlık hesabına Türkiye’de kurulu bir bankaya, kesildiği tarihten itibaren 1 ay içinde yatırılması gerekmektedir. Eşit İşlem Yapma Borcu İşverenin her işçisine eşit muamelede bulunma ve işçileri arasında ayrım yapmama yükümlülüğü vardır. İş Kanunu’nun 5. Maddesinde düzenlendiği şekliyle eşit davranma borcu, iş ilişkisinde dil, din, cinsiyet, engellilik, siyasal düşünce, felsefî inanç, din ve mezhep ve benzeri sebeplere dayalı ayrım yapılamayacağını koruma altına almıştır. Ayrıca aynı veya eşit değerde bir işi yapan işçilerin maaşlarının da birbirinden farklı olamayacağı belirtilmiştir. Söz konusu hükümlere aykırılık halinde işçi, dört aya kadar ücreti tutarındaki uygun bir tazminattan başka yoksun bırakıldığı haklarını da talep edebilir. İşyerinde alt işverenlik olması halinde bu durum tespit edildiği durumlarda eşit davranma borcuna aykırılık olması durumunda borca aykırılık alt işverene bağlı çalışan işçiler tarafından da ileri sürülebilmektedir. İşverenin Gözetim Borcu Türk Borçlar Kanunu’nda düzenlendiği şekliyle işveren, işçinin kişisel gelişimi için her türlü önlemi alması, mesleki eğitim olanakları ile sosyal ve kültürel gelişmesi için gerekli ortamı yaratması, gözetim borcunun kapsamına girmektedir. Ayrıca işveren hizmet ilişkisinde işçinin kişiliğini korumak ve saygı göstermek ve işyerinde dürüstlük ilkelerine uygun bir düzeni sağlamakla, özellikle işçilerin psikolojik ve cinsel tacize uğramamaları ve bu tür tacizlere uğramış olanların daha fazla zarar görmemeleri için gerekli önlemleri almakla yükümlüdür. İşveren, işyerinde iş sağlığı ve güvenliğinin sağlanması için gerekli her türlü önlemi almak, araç ve gereçleri noksansız bulundurmak; işçiler de iş sağlığı ve güvenliği konusunda alınan her türlü önleme uymakla yükümlüdür. İşverenin yukarıdaki hükümler dâhil, kanuna ve sözleşmeye aykırı davranışı nedeniyle işçinin ölümü, vücut bütünlüğünün zedelenmesi veya kişilik haklarının ihlaline bağlı zararların tazmini, sözleşmeye aykırılıktan doğan sorumluluk hükümlerine tabidir.
tarafından Av. Tunahan Çakır 13 Ağustos 2024
Boşanmanın özel sebepleri arasında yer alan zina, TMK madde 161’de düzenlenmiş olup, “Eşlerden biri zina ederse, diğer eş boşanma davası açabilir. Davaya hakkı olan eşin boşanma sebebini öğrenmesinden başlayarak altı ay ve her hâlde zina eyleminin üzerinden beş yıl geçmekle dava hakkı düşer. Affeden tarafın dava hakkı yoktur.” şeklindedir. Zina, kusura dayalı, mutlak ve özel bir boşanma sebebidir. Genel olarak zina, eşlerden birinin, evlilik birliği süresinde, karşı cinsten biriyle isteyerek cinsi münasebette bulunması şeklinde tanımlanmaktadır. Eşlerden birinin eşcinsel bir ilişki içinde bulunması boşanma sebebi olarak zina sayılmayıp, haysiyetsiz hayat sürme olarak nitelendirilmekte ve bu halde TMK 163’e göre boşanma davası açılabilmektedir. Medeni Kanun açısından, zinanın boşanma sebebi olabilmesi için eşlerden birinin, bir defa evlilik dışı cinsi münasebette bulunması yeterlidir. Ancak cinsi münasebet olmaksızın, üçüncü bir kişiyle flört etme ya da başka bir tür yakın ilişki içinde olma zina değildir. Fakat bu davranışlar zinanın varlığına karine oluşturabilmektedir. Bunun sebebi zinada suçüstü halinin çoğunlukla mümkün olmamasından ileri gelmektedir. Bu sebeple, isnat edilen olgular hâkimde zinanın bulunduğu hususunda kanaat getirdiği takdirde, hâkim zina suçüstü tespit edilmemiş olsa dahi zina sebebiyle boşanmaya karar verebilecektir. Yargıtay, gece vardiyasında çalışan eşin ortak konuta geldiğinde, eşini karşı cinsten başka biriyle yakalamasını zinanın ispatı için yeterli bulmaktadır. Ayrıca zinanın ispatı açısından karine kabul edilen bir diğer delil ise otel kayıtlarıdır. Bu hususa ileride detaylı bir şekilde yer verilecektir. Yargıtay’a göre zinanın ispatı için elde edilecek delillerin hukuka aykırı yollardan elde edilmemiş olması gerekmektedir. Örneğin, eşinin telefonuna casus yazılım yükleyerek ele geçirdiği ses kayıtları, kilitli olan çekmecede bulunan günlük, bu kapsamda hukuka aykırı delil olarak değerlendirilir ve zinanın ispatı için kullanılamaz. Ancak masanın üzerinde bırakılmış halde bulunan günlüğün diğer eş tarafından okunması halinde bu durumda hukuka aykırılıktan söz edilemeyecektir. Zina sebebiyle boşanma davası açmak için kanunun öngördüğü süreler TMK madde 161/2’de düzenlenmiştir. Davaya hakkı olan eşin boşanma sebebini öğrenmesinden başlayarak altı ay ve her hâlde zina eyleminin üzerinden beş yıl geçmekle dava hakkı düşer. Görüldüğü üzere kanun öğrenmeden itibaren 6 ay ve her halde 5 yıl geçmiş olmakla birlikte hak düşürücü sürenin geçtiğini ve zina sebebiyle boşanma davası açma hakkını düştüğünü belirtmektedir. Ayrıca evlilik öncesindeki olayların da zina sebebiyle boşanma davasına konu edilemeyeceği Yargıtay’ın çeşitli içtihatlarında belirtilmiştir. Dava hakkının düştüğü bir diğer hal ise zina etmeyen tarafın zina eden eşini affetmesi halidir. Kanun, affeden eşin dava hakkı yoktur, şeklinde bir düzenleme yapmak suretiyle affeden eşin sonradan bu hususa dayanarak dava açma hakkının olmadığını düzenlemiştir. Af, açık olabileceği gibi örtülü de olabilmektedir. Ancak örtülü aftan bahsedebilmek için, eşin davranışlarından af iradesinin bulunduğu açıkça anlaşılmalıdır. Bu sebeple, zinayı öğrenmeye rağmen ortak hayata devam etmek mutlaka af anlamına gelmeyecektir. Zina sebebiyle boşanma davasında ispat araçlarından birisi de otel kayıtlarıdır. Otel kayıtları İçişleri Bakanlığı tarafından 5 yıl geriye olacak şekilde saklanmaktadır. Söz konusu bu kayıtların zinaya karine olduğu istikrarlı şekilde Yargıtay kararlarında görülmektedir. Zina ettiği ileri sürülen tarafın karşı cinsten biriyle otelde birlikte kalması Yargıtay kararlarında zinanın varlığına karine olarak kabul edilmektedir. Örneğin Yargıtay 2. Hukuk Dairesi 2016/23757 E., 2018/10860 K. sayılı kararı uyarınca; “davalı erkeğin evlilik devam ederken, sadakat yükümlülüğüne aykırı davrandığı, ayrı ayrı zamanlarda ... isimli kadınlarla otellerde kaldığı, dosya arasına alınan telefon konuşma kayıtlarında da birden fazla kadınla mutad sayıdan fazla konuşma kayıtlarının bulunduğu ayrıca sosyal medya hesabından da erkeğin başka kadınlarla duygusal içerikli yazışmalar yaptığı anlaşılmaktadır. Bu durumda davacı kadının zinaya dayalı (TMK m. 161) boşanma davasının kabul edilmesi gerekirken, yetersiz gerekçe ile reddine karar verilmesi doğru olmayıp bozmayı gerektirmiştir.” Evlilik birliği devam ederken eşlerden birinin karşı cinsten biriyle otelde kalmasının zinaya karine olduğu şeklinde içtihat etmiştir. Bir başka kararında Yargıtay, içtihatlarında otelde başka birisiyle aynı odada kalmanın zina eylemi olduğunu kabul etmektedir. Yargıtay 2. Hukuk Dairesi'nin, 2014/20635 E., 2015/9686 K. sayılı ve 11.05.2015 tarihli kararı uyarınca; “Davalı-karsı davacı tarafından açılan karsı boşanma davası, öncelikle "zina" (TMK. m. 161), bunun kabul edilmemesi halinde "evlilik birliğinin temelinden sarsılması" (TMK. m. 166/1) sebebine dayandığına göre; sorun, davacı-karsı davalı (kadın)'ın, gerçeklesen eyleminin "zina" olarak kabul edilip edilmeyeceğindedir. Mahkeme, kadının gerçeklesen bu eylemini "güven sarsıcı tutum ve davranış" olarak değerlendirmiştir. Oysa, evli bir kadının, teyzesinin oğlu da olsa otuz yasında olan bir erkekle tatile gidip, aynı otelde kalması ve bu kişiyi birkaç kere kocası evde yokken geceleyin müşterek konuta alması zinaya delalet eder. Dosyadaki deliller karsısında kadının zinası gerçekleşmiştir. Öyleyse, karsı boşanma davasının "zina" (TMK. m. 161) sebebiyle kabulü gerekirken, değerlendirmede yanılgı sonucu Türk Medeni Kanunu’nun 166/1. maddesinden boşanma kararı verilmesi doğru olmamıştır.” Otel kayıtlarına ilişkin bir diğer husus ise boşanma davası açıldıktan sonra eşlerin birlikte otelde kalması halidir. Tarafların boşanma davası sırasında aynı otelde kalması Yargıtay uygulamalarında affetme olarak kabul etmektedir. Konuya ilişkin Yargıtay 2. Hukuk Dairesi 2016/13919 E., 2018/3146 K. sayılı kararı örnek olarak gösterilebilir. Sonuç olarak otel kayıtları zina sebebiyle boşanma davası açmış olan davacı eş bakımından zinanın varlığını kanıtlamak açısından çok önemli bir delil değerine sahiptir. Zina sebebiyle boşanma davalarında ispatın oldukça zor olması sebebiyle kanun ve Yargıtay uygulamalarınca bazı karineler kabul edilmiştir ve bu karinelerin belki de en kuvvetlisi otel kayıtları olarak karşımıza çıkmaktadır. Söz konusu delilin varlığı halinde zina sebebiyle boşanma davasının kazanılma ihtimali bir hayli kuvvetlenecektir.
Share by: